Kitap: “100 Tanrı. İster İnanın İster İnanmayın”

 

Mitoloji düşkünleri bu kitap tam da sizler için! Tanrılar tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. Peki, insanlık tarihini anlamak için tanrılara bakılabilir mi? Nefrin Tokyay, Ağaçkakan Yayınları’ndan yayımlanan “İster İnanın İster İnanmayın 100 Tanrı” kitabında farklı kültürlerde iz bırakmış tanrıları bir araya getirdi. Birbirinden ilginç özellikleri olan tanrıları, mitoloji ve insanlık tarihindeki etkileriyle birlikte bu eserde bulabileceksiniz.

Antik tanrılar da insanlar gibi üzülür, sevinir, âşık olur, ağlar, güler, sarhoş olur, taşkınca eğlenir, hatta kimi zaman deliriridi. Tacizkar, saldırgan, utangaç yahut özgüvensiz olabilirlerdi. Hattâ tanrılar katının en yakışıklı, en güzel olanları bile eşleri tarafından fena aldatıldı.

Mitolojinin tanrıları ve onların olağanüstü hikayeleri insanın yaratıcı bilincinin nereden gelip nereye gittiğini anlatan gizli şifreleridir. Mitlerine bakıldığında bu tanrıların neredeyse bizim gibi insan benzeri tanrılar olduğu görülür. Gökyüzünden çok yeryüzünü mekan edinmişlerdir. Yeri geldiğinde bizimle birlikte çalışır, ter döker; yeri geldiğinde ilahi güçleri ile yol gösterirlerdi. İnsanlar arasında çok sevip saydıkları dostları, tutkuyla sevdalandıkları kadınları ve o kadınlardan doğan çocukları vardı.

Bu tanrıların içinden, büyük yıkımlar getiren korkunç savaşlara sebep olanlar da çıktı. Güçlerini ve görkemli egolarını sergileme uğruna insanların başına olmadık işler getirenler de oldu, insanlık yararına büyük işler ortaya koyanlar da. Bir yanda şefkatli kazanlarında doyurup beslediler insanları öte yanda acımadan yok ettiler. Hiç utanmadan insanları kandırdılar ama onlar tarafından oyuna getirilip alay konusu da oldular. İnsanlar tarafından taşlanarak kovuldular yeryüzünden ve kalpleri kırık döndüler gökyüzüne.

Kitapta yer alan tanrılardan seçtiğimiz üçünün hikayesi şöyle:

Kılıktan kılığa girenlerden biri: Tezcatlipoca

Aztekler’in ona verdiği adla gece göğünün tanrısı/Tezcatlipoca aynı anda istediği kılığa girip çıkan usta bir büyücüdür. Nedense kafasını kendine rakip gördüğü Tüylü Yılan/Ouetzalcoatl ile Toltekler’i yok etmeye takmıştır. Gerçekten de tanrılar arasında oldukça dünyevi bir biçimde sürüp giden bu rekabet savaşında, zavallı Quetzalcoatl tanrının elinde alkolik ve düşkün bir adama dönerek, sonunda kendi şehrinden aşağılanarak kovulur. Kulağa çok tanıdık gelen bu hikâye “ateş suyu” ile uyuşturularak topraklarından kovulan sonra da yok edilen yerlileri akla getirir. Ve eğer gece göğünün tanrısı, Toltekler’i nedensiz yere cezalandıran psikopat bir tanrı değilse, istila ettiği topraklarda kendi egemenliğini kurabilmek için yerel halkı planlı bir şekilde yok eden kurnaz bir sömürgeci tanrıdır. Çünkü tanrının Toltekler’i yok etmek için kullandığı sıra dışı yöntemler, onların yalın dünyalarına çok yabancı, çok karmaşık ve hiç anlayamadıkları tanrısal işlerdendir. Toltekler’in bir kısmı tanrının öğrettiği şarkıyı, güle oynaya onunla birlikte günler haftalar boyu, sabahtan akşama hiç durmadan söyleyerek ölürler. Şarkı söyleyerek ölen halktan geriye kalanların yarısı da bir kukla oyunu seyretmeye zorlanarak öldürülür. Elbette kuklacı Tezcatlipoca, kuklası zavallı alkolik tanrı Quetzalcoatl ve seyircileri ise başına geleceklerden habersiz gösteriyi güle oynaya izledikten sonra birbirlerini taşlayarak yok eden Toltekler’dir. En sona kalan bir avuç Toltekli’nin ölümü ise onları bekleyen açlık olur. Bir halkı sistemli bir şekilde kendilerine kırdırarak ve açlıkla öldüren tanrının takma olduğu söylenen tek bacağının ayna gibi parlak obsidiyenden yapılmış olması da ilginçtir. Tanrı takma ayna bacağıyla ayak bastığı topraklarda insanların bütün eylemlerini ve düşüncelerini bilerek ve her şeyi görerek her yerde var olur. Ve kendine inanan Tezcatlipoca’nın çocuklarına iyi davranmayanları kölelik, yoksulluk ve cüzam hastalığıyla cezalandırır.

Şeytanlık peşinde olanlardan “Veles”

Bu Slav tanrının adının Türkçe karşılığı “Köprülü”dür ve Makedonya’dan başka birçok yerde de tanrının adıyla anılan şehirler kurulmuştur. Şamanlar’ın döneminde çobanların övüncü parlak bir Pagan tanrıydı ama sonra nasıl olduysa kurt adamların, vampirlerin her türlü bela ve hastalıkların tanrısı olarak şeytanla bir tutuldu. Göklerin tanrısı Perun’un sıkça yıldırımlarıyla vurduğu yeraltının tanrısıdır ve aralarında başlangıçtaki amacından sapmış bir savaş sürüp gider. Sakallı, üzerinde vahşi bir hayvan postu ile başında boynuzları, duruma göre genç ya da yaşlı gösterilir. Çoğu zaman ya bir ayı ya da kurt eşlik etmektedir tanrıya. Alnındaki boynuzlar ise onun boğa, sığır ya da koç gibi hayvanlar ve çobanlarla koruyucu tanrı olarak ilişkisini simgeler. Ama tanrının şeytanla ilişkilendirilmesi alnındaki boynuzlardan daha çok yılan ya da ejderha ile bir tutulmasıyla ilgilidir. Yaratılışta suların ötesinde göklere uzanan ulu kayın ya da hayat ağacının üst dallarında baş tanrı Perun otururken, ağacın yeraltındaki köklerinde de tanrı Veles oturmaktadır. Veles’in yılan ya da ejderha gibi düşünülmesinin Pagan inancıyla doğrudan ilgisi vardır. Veles’in diğer önemli sembolü söğüt ağacı su kenarlarında yetişen bir ağaçtır. Söğüt ağacı, yılan ile birlikte tanrının sularla olan ilişkisini ve onun ölümün yanında hayatın yenilenen gücünü veren bir tanrı olduğunu açıklar. Veles eski Slavlar’a göre şeytanla eş tutulan kötülük tanrısı değildir aslında. Hayatın sürekliliğini sağlayan iki temel ilkeden, iki karşıt gücün vazgeçilmez birlikteliğinden biridir. Bu güçler kök ve gövdenin dalları olarak yaşam ağacının daima ayakta kalması için durmadan savaşırlar. Yılan şeytanla bir tutulmadan önce ölümsüzlüğün sembolüydü. Yılan deri değiştirme özelliği ile ölüp yeniden doğma yani ölüm ve doğum döngüsünü simgeliyordu. Yılanın fallik bir simge olmazdan çok daha önce doğrudan dişil bir anlamı vardı. Sümer’den Yunan’a Hayat /Bilgi ağacını bekleyen her zaman bir yılan olmuştur. Tıbbın sembolünün yılan olması bilgiyi bekleyen koruyan görevinden başka yaşam ve ölüm bilgisinin sırrını kendinde taşımasıdır. Ve tanrı Veles çobanların, ormanların, yeraltının tanrısının yanı sıra büyünün, tıbbın da tanrısıdır. Bilgisinin gücü karşısında yeryüzü ondan çekinmiş onu yeraltının karanlığına sürgün ederek vahşi bir kurt adama, boynuzlu bir şeytana, ağzından alev saçan ejderhaya dönüştürmüştür. Veles’in yeraltında kök salan varlığına dair tek korkumuz bizi yutmak için yaşam ağaçlarımıza tırmanan yılanın ölüm olduğunu bilen ama unutmak isteyen bilinçli yanımızdır.

Ve hepimizi uyutan tanrı: Hypnos

Hipnoz, günümüzde kişinin değişik bir bilinç durumu yaşadığı, dışarıdan verilen uyarılara tepki verdiği ama sanki kendisini dışarıdan yabancı biriymiş gibi izlediği, bir tür telkin yöntemidir. Bu yönteme adını veren uyku dünyasının tanrısı Hypnos’dur. Aslında ikiz kardeşi olan ölüm tanrısı Thanatos gibi kanatlı genç bir erkek olarak düşünülmüştür. Tek farkla, ölümün kanatları kara, uykunun ise beyazdır ve ikisi de insanları kanatlarıyla sararak kendi dünyalarının renklerine götürürler. Ölüm ve ölümün ikizi olan uyku, her iki kardeş de gece tanrıçası Nyks’in çocuklarıdır. Uyku tanrısının yeraltı karanlığının derinliklerinde Erebos’ta bir mağarada yaşadığı düşünülür. Eğer uyku bilincin değişik bir duruma geçmesi ise, Hypnos da kanatlarıyla sardığı insan veya tanrıyı, yeraltının belki bilinçaltının derinliklerindeki mağarasına taşımaktadır. Uyku tanrısının yaşadığı mağaranın yakınında, sularından içenlerin bir tür uyuşukluk veya yarı uyanıklıkla uyku arası bir durum yaşadığı Lethe Irmağı akar. Sonradan geleceğin hekimleri o sudan içenlerin durumu için bu uyuşuk halini letarji olarak adlandıracaklardır. Henüz uyku tanrısının ırmağı olduğu o mitolojik çağlarda, kâhinler geleceği görebilmek amacıyla yarı ölüm olan Hypnos’a geçmek için o ırmağın suyundan içmek zorundaydı. Lethe aynı zamanda unutuluş ırmağıdır çünkü onun suyundan içildiğinde gündelik hayat unutularak başka dünyalara gidilebilir. Hypnos’un kanatlarıyla uykunun mağarasına getirilenleri orada uyku tanrısının oğulları olan görevliler beklemektedir. Bu görevlilerin başında rüya tanrısı Morpheus gelir, onunla rüyalara uzanırlar ya da çeşitli fanteziler kurduran Phantasos ile baş başa kalırlar. Hypnos insan yaşantısının yaklaşık üçte birini geçirdiği bu karmaşık ve değişik bilinç durumunu yöneten tanrıdır. Uyku tanrısı olarak diğer tanrılar arasında gizli saklı birçok işte de parmağı olmuştur. Zeus’un göz koyduğu kadınları tatlı bir uykuyla uyutarak tanrının işini kolaylaştırdığı gibi, siyasi nedenlerle Zeus’u da uyutmuştur. Uyku tanrısının karıştığı siyasi uyutmanın en ünlüsü Troya savaşı sırasında gerçekleşir. Truva’yı destekleyen Hera savaşın yazgısını değiştirmek için, Yunanlılar’ı tutan Zeus’u savaşın dışında bırakmak ister. Hera kocasını uyutması için uyku tanrısından yardım ister, karşılığında da rüşvet olarak tanrıya Aphrodite’in güzel nedimelerinden birini vermeyi teklif eder. Teklif geri çevrilemeyecek kadar etkili olur. Zeus’un içine çekildiği siyasi uyku savaşın kaderini değiştirmez ama uyku tanrısı Hypnos, rüşvet karşılığında siyaseten uyutma eylemi ile yeryüzü insanlarına gökyüzünden etkili bir örnek olur.

Ağaçkakan Yayınları’nın Hazır Bilgi Serisi’nden yayımlanan, Nefrin Tokyay’ın yazdığı “İster İnan İster İnanma 100 Tanrı”, 22 Eylül Cuma günü raflardaki yerini aldı.

Nefrin Tokyay kimdir?

Nefrin Tokyay İstanbul’da doğdu. Tiyatro alanında oyuncu ve yönetmenliğin yanı sıra alanın ilgili bölümlerinde sahne ve oyunculuk, mitoloji, Antik Yunan Tiyatrosu ve uygulamalı dramaturgi konularında dersler verdi. Abdülkadir Özbek Psikodrama Enstitüsü’nde psikodrama eğitimini tamamladı ve Uygulamalı Psikoloji dalında yüksek lisans yaptı. Analitik psikoloji ve Jung merkezli “Perseus Mitinin Arketipsel Sembollerle Çözümlenmesi” başlıklı yüksek lisans çalışmasından yola çıkılarak yazılmış Perseus’un Yolculuğu araştırma kitabı Pan Yayıncılık’tan çıktı. Yazarın ayrıca aynı yayınevinden çıkmış Tebriz’in Kış Güneşi adlı romanı ile Gizli Evin Kitabı başlıklı bir romanı daha bulunmaktadır.