Objektif Mi, Yoksa Subjektif Miyiz?

 

Okul tatili demek büyük kentlerde yaşayanlar için biraz da aktivite sürecini ifade ediyor artık. Sömestr ve çocuklar biraraya gelince annelerin de bir tatil planı yoksa, hemen her avm’de çocuklar için çeşitli etkinlikler bulmak mümkün. Elbette etkinlik ücretsiz olunca, sınırlı kontenjana çocuklarını dahil etmek isteyenler de uzayan kuyruklara tabi oluyor.
Tam etkinlik için çocuğunu kaydettirmiş ve çocuğunun elinden tutmuşken, her ebeveyn
için o etkinlik çocuklar için toplumsal kurallara nasıl uyum sağlayabileceğinin de
mini bir provası olacak derken; bir kaç anne çocuğunu diğer çocukların önüne geçirip
“Sen 1. sıradasın, önce sen gir, önce sen başla, önce materyalleri sen al vs.” şeklinde bilmeyerek çocuğunun kafasına şu mesajı işliyor belki de: “Ne yaparsan öncelik sende olmalı, önce ‘ben’ demelisin, diğerlerinin hakkı ya da isteği önemsiz, ya da seninkinden sonra gelir”… Tam da bu nedenle, eğlence ve aktivite için orada bulunan bu ebeveynlerin çocukları kendini yarışmak zorunda hissediyor.
Bir başka boyut… Bir grup anne çocukları tatilde biraraya getiriyor… Çocuklardan biri diğerine vuruyor. Vuran çocuğun annesi tepkisiz, kendi aralarında halletsinler modunda. Dayak yiyen çocuk ağlıyor, arkadaşına vurmamasını söylüyor. Arkadaşı 2. yumruğu da indiriyor. Bunun üzerine çocuk, vuran çocuğun annesine söylüyor.  İkinci kez kendisine vurduğu halde hiç bir uyarı almayan arkadaşından bir yumruk daha alan çocuk hem can acısı hem de oyundan olmanın keyifsizliğiyle başbaşa kalıyor. Anneler hiçbir şey olmamış edasıyla kahvelerini yudumlamakta… Vuran çocuk, sizce hangi mesajı alıyor bizden? “Ben istediğim gerçekleşmediğinde öfkelenebilirim ve karşımdakinin canını yakabilirim, bu yanlış değil”.
Dayak yiyen çocuk sizce nasıl hissetti? Ne düşündü? “Ben güçsüzüm, oyunda bile arkadaşlarımın bana vurmaya hakkı var. Ben de güçlü olup karşılık vermeliyim…” vs.
Bir başka açıdan bakalım, bu kez çocukların dünyasından kendimizinkine dönelim. İşyerinde arkadaşınız size ait olan bir projeyi alıyor ve patrona götürüyor, kendisine aitmiş gibi tüm kredileri topluyor üstelik. Siz bunu farkedip önce arkadaşınızla konuşmaya çalışıyorsunuz ancak o kendisine ait olduğu konusunda çok emin ve size yaklaşımı umarsız ve alaycı… Bunun üzerine durumu patrona açıklıyorsunuz ancak patronunuz çok meşgul olduğunu ve sizi dinleyemeyeceğini iletiyor. Bu aşamada ilk duyacağınız his, sanırım “Haksızlığa uğradım, tam bir aptal gibi hissediyorum. Gelecek sefere bu kadar uğraşmak yerine daha zayıf ve kolayca elde edebileceğim bir arkadaşımın projesini sahiplenmeliyim, nasılsa patron sonuçla ilgilenecektir” mi olur acaba?
Çocuklarımız toplum öğelerini ve kurallarını ilk bizden, daha sonra okul ve çevresinden öğreniyor. Onları kendi çözümlerini bulmakta cesaretlendirmek “Sana vurana sen de vur” demek mi? Her koşulda önce kendi çocuğunuz geliyorsa, diğer çocukların aileleri için de kendi çoçukları öncelikli olmaz mı?
Bunun bilimsel uzman tanımını atlayalım. Çok basitçe, bu bahsedilen tablolarda ne gördük? Ben merkezci çocuklar ya da önceliği kendine saklayan örneğin toplu taşıta ilk dirseği atarak binecek geleceğin bireylerinden biri. Özgüveni veya özbilinci yüksek bireyler sizce böyle mi şekilleniyor?
En çok eğitim sistemiyle hayranlık uyandıran Finlandiya, çocuklarını büyütürken ilk empatiyi öğretiyormuş. Bir olay karşısında eskilerin dediği gibi “Aynı şey sana yapılsa ne hissederdin?” ya da atalarımızın söylediği gibi “Kendine yapılmasını istemediğini, bir başkasına yapma”. Empati kurabilme yetisi gelişen bireyler duygu yönetiminde de başarılı oluyormuş, bu da moderncesi…