Ait Olduklarımla Varım

 

Cinsiyetiniz, milliyetiniz, dininiz, mesleğiniz, şirketiniz, tuttuğunuz takım, okulunuz… Sahi sizin kaç aidiyetiniz var?

Bugünlerde kiminin bitirdiği, kiminin bitiremeyip ayrıldığı, kimininse terk ettiği okullara duyduğu derin özlem ve iç çekişlerle karşılaşıyorum. “Bahçede yayıla yayıla çimlere oturmak ne güzeldi. Hem de…” diye başlayan cümleler, “Hocalarla tartışmayı bile çok özledim. İnanmayacaksın ama bir defasında akşam vakti toplaşıp…” diye devam ediyor.

İster lisenin pilav günü olsun ister üniversitenin bilmem kaç yılı mezunlar buluşması, hiç fark etmez! Duygu seli virüsü, adeta salgın bir hastalığın hızıyla yayılır. Öyle ki; yayılmanın semptomları süratle her bünyeyi himayesi altına alıp, doğrudan geçmişe ışınlar. Geçmiş bir zamanda, tozlu bir kaldırımda oturan gencin elinde bol susamlı yarım simidi, sırtındaysa çantası vardır. Ağaçların arasından yüzüne vuran güneşe bakar, gözlerini kırpıştırırken gülümser.

Artık şirketin büyükçe koltuğunda oturan beyaz yakalılardan birisi, toplanıyoruz haberiyle, duygu seli virüsüne kapılır. İçten içe keyiflenir. Sıradan pazartesi sabah toplantısına, garip bir neşeyle iştirak eder. Kendi işinin patronu, girişimci, yaratıcı ve benzeri daha pek çok etiket sahibi olan; hemen ajandasına organizasyon tarihini kaydedip, o günü başka şey yapmamak üzere kapatır.

‘Sınıfın en güzel kızı’ unvanını elinde tutmaya çabalayansa hop oturur hop kalkar. Bir günlüğüne çocuklarına göz kulak olacak akraba ayarlamaya çalışırken, diyeti sıkı tutmalıydım diye hayıflanır.

Değişik şehirlerden gelecek olanlar, gece konaklayacağı arkadaşıyla çoktan yazışmaya başlamıştır bile.

Bir dönemin şamata mekânı sayılan öğrenci kafesinin ismi hatırlanır. Ezelden beri proaktif olan üç beş kişi harekete geçer. Kafenin ismiyle grup kurmak için olimpik bir yarışa girerler. Böylece sosyal medyaya ve whatsapp gruplarına sağanak yağmur yoğunluğunda onlarca mesaj düşer.

Telefon numaraları güncellenir. Soyadı değişen kadınlar kendilerini hoş tariflerle anımsatır. Eski fotoğraflar paylaşılır. Sanki bilinmiyormuş gibi; kim kiminle evlenmiş, kim boşanmış haberlerine acayip derecede şaşılır. “Herhangi bir yerdense kampüsün bahçesinde toplanalım” ısrarları ayyuka çıkar. Hem hava da güzeldir…

Bütün bu heyecana, zihnimizde birbirine çarpan seslerin yankılarına sadece ‘geçmişe özlem’ demek biraz haksızlık olur. Peki ne demeli böylesi kalp çarpıntısına?

İnsanoğlu genellikle ona benzeyenlerin yaptıklarına özenir ve haz duyarmış. Diğerlerinin davranışlarına bakarak günlük davranışlarına ayar verirmiş. Yaş aldıkça, hayatın sert ve sivri kayalarına göre şekil aldığını düşünürmüş. Bu yeni şeklin, başarı ya da başarısızlıkla ilgisi yok denecek kadar az. Sadece dönüşüm! Belki eskisi gibi olmama hali. Kutlanan her Yılbaşı gecesinin ardından, kalın ve uçları dikenimsi bir kabukla sarıldığı fikri.

Gençlik muhabbetlerindeyse ne vardı biliyor musunuz? Absürtlük! Evet, üstelik yaptığımız çok şeyde ‘anlamlı bir absürtlük’ vardı. O yüzdendir bir araya gelme ihtimalindeki ürpertimiz. Koşa koşa gitmek istememiz. Eğer gidemezsek bile buluşanların ne yaptığını merak etmemiz. O yüzdendir, okulumuza ait hissetmemiz ve camdan da olsa yüzümüze vuran güneşle yine yeniden gülümsememiz.

fatma@fatmamericdemirel.com