Sonra Değil Hemen!

 

Sıkılmaktan ölümüne korkar olduk hepimiz. Hatta “sıkılmaktan ölümden korktuğumuzdan daha çok korkuyoruz” desek yeridir. Ölümden sonrası az çok tahmin ediliyor. Neler olabilir mesela? Cennet, cehennem, başka bir bedende yeniden dünyaya gelme, başka bir bedende lakin bambaşka bir gezegende hayata dönme, toprağa suya havaya karışan hücrelere dönüşme, tamamıyla yok olma…

Peki ya sıkılmak öyle mi? Eğer bu hissiyat yoğunlaşırsa ne olabileceği konusunda neredeyse hiçbir fikrimiz yok. Çünkü sonrasını görebilecek kadar süre tanımıyoruz kendimize. Hemen bir uğraş buluveriyoruz.

Bulduğumuz uğraşın bilhassa eğlenceli olması tercih sebebi. Sanki akıp giden ömrümüz değilmiş gibi, vaktin hızla geçtiği bir meşgale bulunmalı. Keyif verici bir video, sabun köpüğü bir televizyon programı, hiç özlemediğimiz ama laf olsun diye aradığımız birisi, belki de pırıl pırıl olsa da arabanın camını ısrarla ve tekrar silme…

Bu durum çocuklarda şöyle tezahür ediyor: Tıpkı mantar panoya asar gibi, anne babanın çocuğu için kendi zihnine astığı bir yönergesi var. Yapılacaklar listesinin çocuk versiyonu. Muhtemelen yavrunun bundan hiç haberi dahi yok. Okuldan gelince yemek, ödev, kısa bir oyun, biraz daha ödev, test karışımı bir şeyler ve uyku şeklinde sıralanmış bir akışa sahip siyah liste.

Hafta sonu derseniz zaten ağzına kadar dolu. Ayrıca bazı etkinliklerin saati çakışıyor. Misal çocuk spora da gitmeli, doğum günü partisine de. Alışveriş merkezi de gezilmeli, şu çok tavsiye edilen animasyon film de izlenmeli.

Bütün bunlara rağmen eğer küçük insanımız kalbinde sıkılma belirtileri hisseder, üstelik de diline dökerse eyvah! Dijitallerin can simidi görevi yaptığı, ara geçişler imdada koşturuluyor. Yetişkinler olarak hepimiz meşgulüz ya; o halde çocukları da “meşgul” etme sorumluluğuz var gibi bir inanç zihnimizi ağ gibi kaplamış.

Oysa bugünlerde bazı psikologlar ve davranış bilimciler “sıkılın” diyor. Hem de “inanılmaz derecede çok sıkılın, çok daralın, sıkıntıdan patlayın. İlla bir meşguliyete yeltenmeyin, sabredin bekleyin” diye detaylıca anlatıyorlar.

Çünkü yaratıcılık dediğimiz şey, potansiyelimizin farkına varmak dediğimiz şey; boş durup, boş baktığımız taktirde ve monoton zamanlarda ortaya çıkıyormuş.

Çocuklar ancak sıkılınca yeni oyunlar türetebiliyor, farklı rollere bürünüp taklit eder gibi konuşuyorlarmış. Yastıklardan kale, çarşaftan çadır yapma, eski oyuncak arabayı modifiye etme çabası böylece hayat buluyormuş.

Ve büyükler iç seslerinin neler fısıldadığını, ruh halinin neye benzediğini, ters gidenleri, ümit beslediklerini, patinajlarını ve kapatması gereken kapıları sadece mutlak sıkıntıda duyup anlayabiliyorlarmış.

Günlerin uzamaya başladığı, börtü böceğin ağır ağır toprağın yüzüne çıktığı “uyanma” mevsimindeyiz. Gelin bu evrede boşlukta sallanmanın tadına varalım. Gayesizce, acele etmeden ve zamansız anlar yaşayalım.

fatma@fatmamericdemirel.com

 


Warning: A non-numeric value encountered in /home3/wab66g0abgcu/public_html/wp-content/themes/Newspaper/includes/wp_booster/td_block.php on line 352