Auschwitz; Rayların Bittiği Yer

 

Auschwitz,  2. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası tarafından kurulmuş  toplama, zorunlu çalışma ve imha kamplarından en büyük olanı. İlk kurulan ana kamp yeri olan  Auschwitz  Polonya’nın  Krakow şehrinin 60 km batısında bulunan küçük bir kasabadır ve eski adı Oswiecim’dir. Alman işgalinden sonra ismi değiştirilerek ve Almanlaştırılarak Auschwitz adını almıştır. Buranın 3 km uzağında bulunan Birkenau köyünde de ikinci bir kamp kurulmuştur.

Toplama kampına dönüştürüleceği için Auschwitz’deki  halk buradan uzaklaştırılıp uzak bölgelere sürülmüştür.

Kampın ilk kurulma amacı savaş döneminde Alman güçlerine stratejik üstünlük sağlayan fabrikaların ihtiyaç duyduğu köle işçi ihtiyacını karşılamaktır. Burası demiryolu ağıyla, yakınında bulunan kömür madeniyle ve su kaynağıyla ağır sanayi üretimi için en ideal yerlerden biridir.

Kampın girişinde “Arbeit Macht Frei” (Çalışmak Özgür Kılar) yazar. Bu söz daha sonra açılan her kampın girişine de yazılacaktır. Bu kapıdan girdiğiniz andan itibaren burada yaşanan katliama tanık oluyorsunuz. O dönem buraya getirilen esirlerin eşyaları, duvardaki fotoğrafları, yaşadıkları yerler ve katliam şekilleri inanılmayacak ve tüylerinizi ürpertecek cinsten.

2. Dünya savaşı sırasında Nazilere ait toplam 70 adet ölüm kampı olduğu bilinir. Auschwitz bunların en büyüğü ve en çok katliamın yapıldığı yerdir. Burada toplam 1 milyon 300 bin kişinin katledildiği tahmin edilmektedir. Bunların %90’ını Yahudi, %10’u da çingene, eşcinsel ve muhaliflerden oluşmaktadır. O dönemin Alman Dışişleri bakanı Heinrich Himmler savaş sonrasında dünyanın en büyük katili ünvanını alır. Himmler’in amacı başta Yahudiler olmak üzere, eşcinseller, çingeneler ve Nazi muhaliflerini yok etmek ve arı bir Alman ırkı yaratmaktır. Bu sebeple de Rudolf Höss’ü görevlendirmiş ve kampın başına getirmiştir.  Avrupa’nın hatta belki insanlık tarihinin en büyük ve sistematik soykırımı bu şekilde başlamış olacaktır.

Buranın kamp olarak seçilme  sebeplerinden biri de  Avrupa’nın tam merkezinde olması, kolay gizlenebilmesi ve genişleyebilmesindendir. 2. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın işgal ettiği ülkelerden buraya trenlerle esirler getirilir. Kampın içine kadar giren trenden inen esirlere vagonların hemen önünde sıra oluşturmaları istenir. Alman subaylar kendilerini kısa bir sorgulamadan geçirir. Yaşları, bir hastalığı olup olmadığı ve ne iş yaptıkları sorulur.

Herkes buraya çalışmaya geldiğini düşünür, yanlarında valizleri, değerli eşyaları, paraları bulunmaktadır. Herkese bavullarının üstüne isimleri ve nereden geldiklerini yazmaları istenir ve çalışma bitince de bunların kendilerine geri verileceği söylenir. Oysa hiçbiri bir daha asla onları göremeyecektir bile… Trenden inenler sorgulamadan sonra  ikiye ayrılırlar. 14 yaşın altında olanlar ve  çalışamayacak durumda  olanlar sol tarafa, çalışabilecek durumda olanlar sağ tarafa. Sol taraf trenden inenlerin %90’ını oluşturmaktadır. Sol tarafa ayrılanlardan  bir kapı önünde bekletilip  soyunmaları istenir. Söylenene göre temizlenip, yıkanıp çalışmaya başlayacaklardır. Zaten hiç durmadan, yemek ve  su görmeden geçen tren yolculuğundan sonra  birçoğu ölümün eşiğindedir. Çırılçıplak kaldıktan sonra penceresi olmayan bir boş odaya alınırlar. Burası gaz odasıdır. Daha çok kişi alması için de kollarını yukarı kaldırmaları istenir. Birkaç dakika sonra hepsi Zyklon B (Uragan D2) gazını soluyarak ölecektir. Bugün müzede bu gazın binlerce boş kutularının fotoğrafları da görülmektedir.

Rudolf Höss idam edilmeden önce alınan ifadesinde çığlıklar bittiğinde herkesin öldüğünü anlayarak cesetleri almak üzere kapıların açıldığını söylemiştir. İçeri giren görevliler cesetleri hemen yanda bulunan yakma odalarına taşır. Ama öncesinde hepsinin saçları kumaş yapmak için kesilir. Dişlerindeki altın ve gümüşler sökülür. Şu an müze olan kampta fotoğraf çekmenin yasak olduğu tek yer saçların olduğu bölümdür. Yakma odasında görevli Yahudi mahkumlar cesetleri tek tek fırında yakar. Kendi  ailelerinden, akrabalarından, tanıdıklarından birilerini göre göre hem de… Sonrasında bu küllerden sabun yapılacak ve bir kısmı da gübre olarak tarlalara gönderilecektir. Saçları da kumaş fabrikalarına yollanır. Müzede bu saçlardan dokunmuş kumaşlar da sergilenmektedir.

Tren sonrası ayrımda sağ tarafta kalanlar gerçekten yıkanmak üzere soyunmaları istenir. Ve sağ kollarının üzerine kalıcı dövme ile numaraları yazılır ve Yahudi, çingene, eşcinsel gibi bilgiler de eklenir. Bilgileri kayıt defterine işlenir ve fotoğrafları çekilir. Sonra da mahkum kıyafeti olarak çizgili pijama giydirilerek koğuşlara götürülür. Yine mahkum elbiselerinde de sembollerle sınıflamalar vardır. Yahudi, Çingene, eşcinsel gibi…

Mahkum ve işçi koğuşlarının her birinde 3 katlı ranzalarda 400’e yakın kişi kalmaktadır.

Burada kalan esirlerin hastalık, açlık, dayak ve işkence yüzünden tamamına yakını bir yıl veya daha kısa zamanda ölür. Müzede bulunan mahkum fotoğraflarının üzerinde kampa geliş tarihleri ve ölüm tarihleri yazılıdır. Çoğu fotoğrafın altında bu tarihler çok kısadır.

Kampta ortak olarak kullanılan ve aynı anda 180 kişinin kullandığı bir tuvalet mevcuttur. Burada su bulunmadığından salgın hastalıklardan bir sürü esir ölmüştür. Her barakada her sabah ortalama 6 kişi ölmüş olarak bulunurdu.

Kadınların bir kısmıyla cüce ve ikiz bebekler üzerinde kısırlaştırmadan, gen değiştirmeye kadar bir çok deney yapılmaktadır. Bunları yapan Azrail lakaplı Doktor Josef Mengele’dir.  İkizlerin genetiğiyle oynayarak göz ve deri renklerini değiştirmeye çalışmıştır. İkizlerden biri deneyde ölürse diğeri de gaz odasına yollanarak öldürülür. Bunu dışında mahkumlara donma, sıtma, deniz suyu içirme ve zehir denettirme gibi bir sürü ürpertici deneyler yapılır.

Kampın içinde vahşetin her türlü çeşidi ve dereceleri mevcuttur. Cezalandırma için kullanılan 13. koğuşta ayakta bekleme hücreleri bulunur. Mahkumlar 4-6 kişilik gruplar halinde hücreye sokulur ve gece boyunca ayakta bekletilir. Sabah olunca da çalışmaya zorlanır. Bir çok mahkum bu şekilde ölmüştür. En vahşi yöntemlerden biri de bodrum kattaki kıtlık odalarıdır. Mahkumlara su ve yemek vermeyerek açlıktan ölmeleri sağlanır.

Kampta tüm bu  vahşetler  yaşanırken klasik müzik orkestrası da sürekli çalmaktadır. Esirler acı çekerken komutanlar da bu müziği dinleyip içkilerini yudumlamaktadırlar…

Kamp 1940’dan 1945 yılına kadar adeta ölüm makinesi gibi çalışmıştır. Burada bulunan esirler kaçmasın diye kamp elektrikli ve dikenli tellerle çevrilmiş, kaçmaya çalışanlar çok ağır bir şekilde cezalandırılmıştır. Sadece kaçmaya çalışanlar değil, kaldığı koğuştan rastgele 10 kişi seçilip kurşuna dizilerek, asılarak ya da işkenceyle öldürülerek kalanların bir daha kaçmaması için korkutulmaya çalışılmıştır.

O dönemde yaşananları beyaz perdede görmek isteyenler Shindler’in Listesi,  Pianist ve Hayat Güzeldir filmlerini  izleyebilirler. O dönemde yaşanan vahşeti  en iyi şekilde anlatan bu  filmleri çoğumuz da izlemişizdir.

Auschwitz geçmişte yaşananlar unutulmasın diye Unesco tarafından koruma altına alınmıştır. Burası dünyanın en büyük mezarlığı olarak nitelendirilir. Kampta öldürülenlerden de geriye sadece eşyaları kalmıştır. Çok az bir kısmı buradan kurtulmayı başarmıştır.

5 yıl süren bu vahşet müttefik kuvvetlerin galip gelmesiyle son bulmuştur. Auschwitz cellatı olarak anılan Rudolf Höss yakalanıp yargılanmış ve idama mahkum edilmiştir.

Kampta bir çok ölüm noktasında şimdi  rengarenk  çiçekler bulundurulmaktadır.