Bir Hayalin Peşinde, Çok Uzaklara… Gözde Kurt

 

Edebiyata ilgisi henüz ilkokul sıralarında başlamış. Öğretmeni şiir, öykü yazdırsın ödev olarak; değmeyin keyfine o zamanlar! Dünyalar onun olurmuş. Önüne geçilemez bir hevesle yazmaya başlamış o yıllarda. Onun için nasıl bir şeydi okumak, yazmak o yıllarda diye sorduğumuzda; “Öyle bir dünya var ki bir kapının ardında, bildiğimiz dünyadaki hiçbir yere benzemiyor. Ama kimileri bunun farkında değil. Siz farkındasınız ve sürekli o dünyaya girebilmek için o kapıya koşuyorsunuz. Girdiğinizdeyse oradan çıkmak içinizden gelmiyor. Çünkü orada bir hazine bulmuşsunuz” diyor heyecanla. “İyi ki yazıyorum…” diye özetliyor, “Yoksa çok mutsuz olurdum”. Son dönem Türk edebiyatının öne çıkan kadın kalemlerinden biri olan Gözde Kurt ile keyifli bir söyleşi yaptık. Haydi siz de buyurun…

 

Öncelikle sizi tanıyalım… Nerede doğdunuz ve büyüdünüz? Eğitiminiz? Bu güne kadar neler yaptınız?

İstanbul, Kurtuluş’ta doğup büyüdüm. Çevirmenlik okurken ön lisansın ardından zaten geç başladığım eğitimime ara verip ilk romanımı yazdım. Kozanın Tereddütü 2009 yılında yayımlandı. Bu sırada seyahat etmeye de başladım. O yıllarda yaptığım seyahatler yakın coğrafyalarla sınırlı kaldı, Avrupa, Arap ülkeleri gibi… İngilizce çeviri yaparak hayatımı sürdürürken 2011 yılında öykü kitabım Ölü Çiçekler Müzesi yayımlandı. Bu sırada İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde sıfırdan başlayacak bir üniversite hayatı hayaliyle yeniden öğrenci olmuştum. Ama tam da okula başladığım sırada biraz da plansız olarak üç yıl süren seyahatlerim başladı. Çok istikrarlı bir öğrenci olmadığım aşikar ama aslında öğrenci olmayı seviyorum. Şu anda yine İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okuyorum. Atılmadığım, disiplin cezası almadığım tek okul burası. Ama devamsızlıktan kaldığım oldu burada da… Şimdilik okuduğum bölüme severek devam ediyorum.

İyi bir okur muydunuz yazarlık serüveni öncesi?

Çok okurdum. Şimdilerde daha az okuyorsam bile bence daha verimli okuyorum. Agresif şekilde kitap okumak, okumanın verimli olmasını sağlamıyor. Yani, iki satır okursunuz bazen, sizi iki gün düşündürür. Bazen de bir haftaya iki üç kitap sığdırırsınız, okuduklarınızın ruhundan zerre kalmaz üzerinizde. Bu, okuduğunuz satırlardan ne beklediğinizle, ne aradığınızla da ilgili… Ya da o sırada içinde bulunduğunuz ruh durumuyla… İlk romanımı yazdıktan sonra, çok okumak, yerini verimli okumalar yapmaya bıraktı bende. Planlı bir şey olmadı bu. Ama yazarlık yoluna çıkmaya niyetli birinin kitaplara aç kurtlar gibi saldırması yanlış olmaz bence. Kalemini şekillendirirken, kendini arıyorken yapılacak şeylerden biri budur herhalde.

Kimleri okuyorsunuz desek?

Felsefe okumayı seviyorum, Rus yazarlarını seviyorum, Türk şairlerini seviyorum… Bazen de bir yerlerde, mesela sosyal medyada veya bir duvarda gözüme çarpan ve kime ait olduğunu bilmediğim iki satırı seviveriyorum. Anlamadığım bir dilde şiirler okuyorum bazen, dizeleri anlamlandırmaya çalışıyorum kelimelerin müziğinden. Nerede ne zaman ne okuyacağımı çok öngöremiyorum ya da bu konuda katı kurallarım yok. Ama örneğin hayatımda hiç kişisel gelişim veya yemek kitabı almadım.

Hem öykü hem roman yazıyorsunuz. Öykü mü, roman mı?

Roman.

İlk kitabınızdan Kozanın Tereddütü’nden bahsedelim… Nasıl tepkiler aldınız?

Kozanın Tereddütü 2009 yılında E Yayınları’ndan çıktı. “Kozanın Tereddütü”, “Kozanın Sırrı” ve “Kozanın Kararı” bölümlerinden oluşan, bol sırlı ve sonu beklentilerin çok dışında bir yere çıkan bir roman. Radikal Kitap ekinde çıkan bir eleştiri yazısında Kozanın Tereddütü’nün psikolojik bir roman olduğu, fakat kurgusunun polisiye sayılabileceği yazılmıştı. “Hepimizin deliliğini de yüzümüze vurmayı ihmal etmeyen roman” diye yazıldığını da hatırlıyorum. Bu benim çok hoşuma gitmişti. Benim ilk göz ağrım olduğundan bendeki yeri ayrı. İlk bölümün daha kısa tutulabileceğine dair eleştiriler almışlığı da var.

Sonrasında Yaşar Nabi Nayır’da dereceye giren öykü kitabınız Ölü Çiçekler Müzesi yayımlandı. Genelde öyküden sonra roman gelir, sizde farklı seyretmiş bu süreç…

Aslında tam da böyle, öyküleri ilk romanımdan önce yazdım, ancak basımı sonraya kısmet oldu. Öykülerimi on yıllık bir süreç içerisinde yazmıştım. On yılın sonunda derleyip topladım. Tabii bir sürü öyküyü eledim içlerinden, geriye kalanları kitaba koydum ve Postiga Yayınları tarafından yayımlandı. Yine psikoloji diyarında yol aldım, oradan pek kopasım yok sanırım. İnsanların zihinlerine sızmayı ve orada gördüklerimi okura anlatmayı seviyorum.

eileen_selin

Köprüde Durup Beni Öpmesini Bekleyeceğim oldukça hızlı okunan, heyecanlı bir roman. En çok ilgimi çeken, roman kişisinin adını okurun öğrenememesiydi. Çok merak ettim… Özel bir nedeni var mı?

Hiç özel bir nedeni yok, tersine, “Ben çok genelim” diyor anlatıcı. Ayrıca “Ben sizin gözünüzüm” diyor. Yani anlatıcı aslında o kadar okuyucu ki, okurken okur da böyle hissetsin diye ismini vermeye gerek duymuyor. Asıl kahramanımız Gülden’in peşinden birlikte sürüklenelim, diyor. Ben siz olayım, siz de ben, diyor.

Sizden izler taşıyor mu? Gözleme de dayalı tabii…

Yani ne fiziksel ne de düşünsel anlamda tıpatıp kendime benzeyen bir anlatıcı yaratmadım, öylesi biraz bayat, biraz da kolaya kaçmak olabilirdi belki. Belki öylesi de yapılır ve güzel olur ama ben bir kadın anlatıcı kurgulayıp onu başka bir kadın kahramanın peşine taktım. Hiç tanımadığım, ben olmayan birinin gözünden o kadın kahramana baktım ve böylelikle her okur da aynısını yapabilsin istedim.

Kurtuluş’tan Norveç’e uzun bir yol alıyoruz hızla roman içinde. Norveç’e ilginiz nereden geliyor? Uzun bir seyahat süreciniz oldu mu kitap öncesi?

Üç yıllık seyahatlerimin sonuncusu Norveç’e oldu. Norveç dediğimiz ve hatta Nordik ülkelerin hemen hepsi buz çölü bana kalırsa. Tabi bu tamamen benim kişisel fikrim. Ama işte bir ruhu var oraların… Soğuktan mıdır, ıssızlığından mıdır? Neden olduğunu bilmediğim bir dinginlik. Bahsettiğim dinginlik o buz çölünün orta yerinde sağlanmış olan medeniyet seviyesinden de geliyor olabilir pekâlâ. Ama bu dinginlik bana hiç de uymadığından orada kendimle çarpıştım diyebilirim. Korkunç bir zıtlaşma ile uğraştım kendi içimde. Yani, dünya ya çok anlamlı ya da tamamen anlamsız bir yer ve ben ikisini de aynı anda deneyimliyorum. Acayip bir coğrafya. Eğer orada yaşayacaksınız kendinizde biyolojik değişikliklere gitmelisiniz evvela. İstanbul’un ortasında doğup büyümüş biri için oradaki “dünyayı dinleme” hali biraz deli edici. Tamam, büyük şehirde de toplu delirmeler yaşıyoruz, ancak burası bildiğimiz deliliklerin coğrafyası. Sao Paulo’da bir buçuk yıl yaşadım ama üzerimde bu kadar etkisi olmadı. İstanbul’daki keşmekeş var orada da, sınıf farkı desen aynı. Beni çok şaşırtan bir şey olmadı orada. Norveç daha yakın coğrafya ama zihinler uzak. Bir bakıma ruhlar da…

Kitaba tepkiler nasıl?

İsmi ve kapağı ile farklı bir hikaye sunduğunu zaten ilan ediyor Köprüde Durup Beni Öpmesini Bekleyeceğim. Ondan ötürü de farklı kurgulara ve illa ki mutlu ya da mutsuz bir son ihtiyacı duymayan, umut vererek yoluna devam eden öykülere kapısı açık olan okurlardan güzel dönüşler alıyor.

Şu sıralar neler yapıyorsunuz? Yakın dönem projeleriniz?

Yeni romanım için ön hazırlık safhasındayım, biraz da Köprüde Durup Beni Öpmesini Bekleyeceğim ile kendi içimde tamamen vedalaşmaya çalışıyorum.

*Fotoğraflar için Emre Kapçak’a teşekkürlerimizle…