Kalemi Ne Yöne Giderse… Ayşegül Kocabıçak

 

Okumayı öğrenir öğrenmez okumaya başlamış Ayşegül Kocabıçak.  Sonrasında ise yazmak eylemi gelmiş.  Sayfalarca, defterlerce, hep! Uzun yıllardır yazan, yazdıklarıyla kadınlara ve yaşamlarına dokunan Ayşegül Kocabuçak ile yeni romanı “Run Gülüzar Run” ekseninde yaşamı kurcaladık. İşte satırlarımıza yansıyanlar…

Öncelikle sizi tanıyalım… Nerede doğdunuz ve büyüdünüz? Eğitiminiz? Bugüne kadar neler yaptınız?

Ankara doğumluyum. Başka bir şehirde de yaşamak kısmet olmadı, maalesef. Fizik mühendisliği terkim. Sonrasında hemşirelik okudum. On yıl hemşirelik yaptıktan sonra laboratuar okuyarak meslek değiştirdim. Şimdi patoloji laboratuarında hastalara kanser tanısı konulma-ma-sına yardımcı oluyorum. İzole bir ortamda geçen sekiz saatin sonunda iki çocukla ve yılın yarısında mecburen şehir dışında olan bir hayat arkadaşıyla beraber geçen koşturmacalı bir şehir hayatı. Çılgın kalabalığın tam ortasında ve çok yorucu, hepimizinki gibi.

Çok eğlenceli ve ilgi çekici bir hayatım yok maalesef. Küçük, genelde yalnız kalma çabasında, mümkün olduğunca sadeleştirmeye çalıştığım bir düzenim var.

Edebiyata ilginiz ne zaman başladı?

Okumaya başlar başlamaz demek çok klişe geliyor ama öyle. Okumayı öğrendim ve okumaya başladım. Sonrasında yazma geldi. Sayfalarca, defterlerce, hep!

İyi bir okur muydunuz yazarlık serüveni öncesi?

Çok okuyan ama dağınık okuyan biri oldum hayatım boyunca. Kitap seçimlerim de, konu seçimlerim de hep dağınık. Daldan dala. Okumadan geçen bir günüm çok azdır ama yazdıklarımı yayımlamaya başlamadan öncesi karışık… Sonrasında daha sistemli ve belli bir düzen içinde okumaya gayret ettim, ediyorum. Yine de aynı anda bir roman, bir öykü kitabı ve bir araştırma kitabı okuduğum çok oluyor. Yetişemeyeceğim hissi var. Hepsini hepsini istiyorum konu okumak olunca. Evde bir kitap, işyerinde bir kitap, çantamda bir kitap. Durum bu.

Yazarlık kariyeriniz nasıl başladı ve gelişti?

Aşk Bu ilk kitap, deneme. Çocukluk arkadaşım yurtdışında yaşıyor ve yılda bir gün birlikte geçirebile lüksümüz oluyor. Aşk Bu bilgisayarda bir klasörken ona okuttum. “Kitap olmuş bu” dedi. “Hadi be sen de” dedim önce, sonra aklıma yattı. Benim amacım çocuklarıma anı kalacak basılı bir metin olmasıydı. Ve evet, Aşk Bu basıldı ve benim de anlayamadığım bir şekilde yeni insanlar, yeni çevreler, dergiler, öyküler ve kitaplar geldi. Yani, çocukluk arkadaşı candır…

‘Aşk Bu’ denemesi sonrasında, okurlar sizi ‘Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukları’ ve ‘Ben Söylemem Sen Anla’ öykü kitaplarınızla tanıyorlar. Nasıldı reaksiyonlar?

İlk kitap sahiden anı gibi kaldı, ses soluk getirmeden geçti ama Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukları sevildi. Yayımlandıktan dokuz ay sonra ikinci baskısı oldu. Tanınmamış bir yazan için iyi sayılabilecek yazılar yazıldı üzerine. Ve peşinden Ben Söylemem Sen Anla geldi. O da daha yeni sayılır aslında. Yayımlanalı bir yıl bile olmadı ve olumsuz bir geri dönüş almadım.

Öykü mü, roman mı desek öykü diyeceksiniz gibime geliyor?.. Ya da siz tüm türleri seviyor ve deniyorsunuz desek daha mı doğru olur?

Belli bir türe takılmak iyi bir şey midir, bilmiyorum. Yazmakla ilgili bir eğitim, herhangi bir atölye çalışması bile görmedim. Kalemim ne yöne giderse o yöne yazıyorum. Kendimi sıkıştırmadan ve sınırları yok sayarak. Zaten kadın olmanın getirdiği bir sürü engeli yaşıyorum ama yazmak benim tek özgürlük alanım. İçimden geleni en saf haliyle kâğıda dökmek tek derdim.

Gülüzar’ı keşfetme öykünüzü anlatır mısınız kısaca?

Yaklaşık üç yıl önce günübirlik Bursa’ya gitmiştim. Tüm gün şehri dolaştım. Neredeyse her sokakta türbeler, sokak aralarında bile mezarlar olması dikkatimi çekti. “Bu şehirde yaşayan çocuklar bunca mezar taşıyla nasıl baş eder?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Sonradan çocukların sevinçleri de, hüzünleri de bizim gibi görmediğini düşünüp kendimi rahatlatmaya çalıştım ama Bursa’nın mezar taşlarının verdiği hüzün hiç aklımdan çıkmadı.

İlk parçayı bu duyguyla yazdım. O zamanlar sadece bir öykü olarak başlayan kurgu yakamı bırakmadı ve “Run Gülüzar Run”a dönüştü.

Türkiye’de binlerce Gülüzar var şüphesiz. Kadına yönelik baskı, düşünsel ve eylemsel şiddete ilişkin neler söylemek istersiniz?

Şiddetin yıllar geçtikçe artması ve meşrulaştırılması çok etkiliyor beni.  O kadar çok şiddet haberi duyuyoruz ki zamanla dayanma gücümüz artıyor, tahammül edebiliyoruz ve hatta şiddetin dozuna bağlı olarak görmezden bile geliyoruz. Bu korkunç!

Kadının, isteği dışında vücudunda hissettiği bir erkek bakışı da, yolda yürürken kendisine söylenen istemediği bir söz de, fiziksel saldırıya maruz kalması da şiddet! Hangisi az, hangisi çok, hangisi daha fazla zarar verir tartışılmamalı bile. Eğitimde eşit değiliz, çalışırken eşit değiliz, aile içi rollerde bile eşit değiliz. Zayıf halka olmak zorunda bırakılmak başlı başına şiddet!

Kitabınızı okurken bir yandan Türkiye’de kadın olmayı, kız çocuk annesi olmayı düşünüyor insan. Babaannesini irdeliyor. Üzülüyor ara ara. Ama çok kere de gülümsüyor aynı zamanda…

Gülüzar da okuyanların böyle hissetmesini isterdi… (Gülümsüyor)

Kitap sonlanırken Gülüzar da, okur da yumuşuyor babaanneye karşı. Neden sizce? Boşuna mı döküldü bunca satır?

Babaannenin çaresizliği onu sert mizacından çıkarıp çocuklaştırıyor sanki. Okur da, Gülüzar da affediyor onu belki. Kadınız birbirimize sahip çıkmalı, affedici olmalıyız diye de düşünüyor olabilirler.

Siz de bir annesiniz. Bu çalışmada yazar Ayşegül ile anne Ayşegül birbirine karıştı mı? Ya da neler oldu?

Bizim evde hep anne Ayşegül var. Yazan Ayşegül gecenin bir vakti ortaya çıkıp, işini bitirip kayboluyor. Şaka bir yana, çocuk gözünden yazarken anne olmanın avantajlarını kullanıyorum tabii ki. Çocuklar bir şey derken aslında ne isterler, hangi yaramazlıklarının arkasında ne tür serzenişler vardır, az çok yakalayabiliyorum. Bu anlamda anne olmanın avantajını kullanmış oluyorum ama çoğu zaman bağlayıcı oluyor. Yazmak istediğim zamanlar, okuma zamanlarım hep anneliğin gerisinde kalıyor. Önce anneyim çünkü. Yazmak hayatta en çok keyif aldığım faaliyet ama çocuklarım söz konusuyla ertelenebilir, olmayabilir, gerçek bu…

Günümüzde kentli kadın ya da genç kızların pek de günlüğe ayıracak vakitleri yok. Küçük kentlerde durum nasıl sizce? Gülüzar’lar hep mi var olacak bu ülkede? Seslerini, sözlerini kâğıtlara dökmek dışında bir şansları olmayan?

Ben çocuklarımı günlük tutma konusunda sürekli destekliyorum. Her ikisi de çok düzenli olmasa da tutuyorlar. Ama evet yeni nesil çok hızlı. Defter kalemle ilişkileri çok az. Tüm işlerini, tüm ilişkilerini bilgisayarlarla hallediyorlar. Büyük ya da küçük yerler fark etmiyor, günlük tutmaları ya da tutmamaları da. Gülüzar’lar var, maalesef.