Karşınızda Baba Oğul Çelebiler!..

 

Baba Oğul Çelebiler’i tanıyor musunuz? Bir belgesel kanalında on üç bölüm yayınlanan bir belgeselin kahramanları onlar. İlişkileri keyif yüklü bir baba-oğulun şehir içindeki kültür duraklarında kısa gezilerini gözler önüne seren belgesel, sizi bilmem ama bir anne olarak bende farklı pencereler açtı. Naif ama zeka yüklü, aydınlatıcı bir  ebeveyn profili keşfettim kendimce. Sıcak bir ilişki, olması gerektiğince mesafeli ama ille de keyifli! Bu keyfi size de yaşatalım istedim ve Özgür Özgülgün ve oğlu Can ya da nam-ı diğer Baba Oğul Çelebiler ile dolu dolu bir sohbet gerçekleştirdim. İşte satırlara yansıyanlar…

Önce tanımayanlar Özgür Özgülgün’den biraz bahsedelim dilerseniz…

Özgür Özgülgün olarak 1973 yılının Mayıs ayında İstanbul’da dünyaya geldim. Tüm öğrenim yaşantımı İstanbul’da tamamladıktan sonra ilk kez 1995 yılında profesyonel anlamda televizyon ve tiyatro dünyasına adımımı attım. İş hayatına dönük uygulamalarım; profesyonel tiyatro oyunculuğu, drama eğitmenliği, radyoculuk, oyun yazarlığı ve belgesel film yapımcılığı. Topluma dönük uygulamalarım ise, okul öncesi ve okul çağındaki genç arkadaşlarıma drama öğretmenliği daha doğrusu mesleki anlamda bildiklerimi paylaşmak.

Her ne kadar dünyaya ağlayarak gelsek de bir an önce büyümek ve büyüdükten sonra yaşam sevincimizi sürdürmek amaçlı çalışmalar yaparız. İşte bu çalışmalar beni, kendimi mutlu hissettiğim, merak eden, oyunlar oynayan, oynadığı oyunlardan haz alan bir yapıya sahip kıldı zaman içinde…

Can’ın hayatınıza giriş öyküsü nasıl? Planlı, bilinçli bir gebelik miydi? İlk hisleriniz nasıldı?

Belki de buraya kadar yazmadığım en önemli rolüm aslında hayatımın en kıymetlisi oğlum Can’ın yaşantımıza girmesi. Toplumsal olarak bana sanatçılığımın yanında baba rolünü kazandırdı oğlum. Her evliliğin en nadide meyvesi çocuklar bizim de annesiyle ilk adımımız oldu. Freud, yaşama sevincimizin sallantıda olduğunu ve yaşlandıkça tehlikeye açık hale geldiğini söyler. Evliliğin belki de tehlikeye girmesinden korkan aile ilk çareyi çocuk düşünmek fikrine bağlar. Nüfus planlaması sonraki düşünülecek konudur. Çoğalmak, aileyi genişletmek, mutluluğu paylaşmak evliliğin ilk planlamalarıdır. Biz de tipik Türk ailesi gibi Can’ı kucağımıza alıverdik, iyi ki de almışız.

Bilinçli anne ve baba olarak okuyan, araştıran, daima sağlıklı olmasından yana büyüyen bir çocuk oldu Can. Babası olarak ben, O henüz annesinin karnındayken dahi kendisiyle sohbet etme fırsatı yarattım. Kendisi her ne kadar fiziksel cevaplar vermese de, ben hissettim aramızın iyi olacağını. Nitekim öyle de oldu. Bugün çocukları seviyor ve onlara hizmet ediyorsam oğlum Can’ın bunda payı büyüktür.

Gelelim babalık sürecinize…

Ülkemizde çocuğa önem verme savı ne kadar doğru, burada kararı okuyucuya bırakacağım herhangi bir söylemde bulunmayacağım fakat dikkate aldığım bir konu var ki oğlumu asla tostla besleyip testlerle büyütmeyeceğimdir. Babalık sürecinin tüm bu bileşenlerin hayatın içindeki gerçekliğiyle bütünleştiğinde başarılı olacağına inanıyorum. Yani burada boş dosyalara, içi boş klişelere sığınıp bol keseden atmanın bir esprisi yok. Hayat gerçek ve çocuğu oyunlarla eğitmenin mesleki birikimlerinden faydalanmak yaşam standardını ortaya koyuyor. Mutluluk kaçınılmaz oluyor. Bakın mutluluk diyorum çünkü nesillerimizin devamı olacak çoçuklarımıza “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna “Mutlu olsun!” cevabını verme yürekliliğine sahip olalım istiyorum.

Her doğumun bir hikayesi var, işte Can’ın doğum hikayesi bu temeller üstüne atılmıştır. Hayatıma geldikten sonra herşeyi yeniden ve beraberce öğrendik, öğrenmeye devam ediyoruz. Son yıllarda en iyi oynadığım rollerimden biri ‘babalık’ diye düşünüyorum. Bunu birkaç kere Can ile konuştuk. Bu halimden çok memnun olduğunu ve keşke herkesin babası senin gibi oyuncu olsa dediğini duydum. Bunu duyduktan sonra doğru yolda olduğumuzu düşündüm. Bu bizim öykümüz, babalık ve evlatlık hikayemiz…Yaşam malzememiz fazla olunca kişisel hikayemiz de zenginleşiyor.

Can’la ilişkinizden bahsedelim biraz da. İyi anlaşan bir baba-oğulsunuz sanırım?…

O, iki yaşında sorular sorup cevaplarını bekleyen efendi çocuktur benim gözümde. Şeytana pabucunu ters giydiren, felsefecilere taş çıkartan zekaya sahiptir. Gelişim sürecinde cevapların hepsi uzmanlık alanı gibiydi. Az ile yetinmeyip zincirleme ardı ardına sorular bombardımanı yapardı. Süt neden beyaz? Aşk nasıl birşey? Arılar kimleri sokar? gibi gibi… Cevaplar antoloji gibiydi. Yaşının üstünde olan çocuk asla hafife alınmamalı. Üstüne iki kere düşünecek cevaplar verilmeliydi. Terleten, kazık cevaplardı. Altından kalkmak kolay olmadı. Hala da olmuyor. Can ile yaşamak hep öğrenmek benim için. Haftasonu Belgrad Ormanı’na yürüyüş yapmaya gittiğimizde bir doğabilimci olmalısınız. Ormanların neden yağmur yağdırdığını bilmelisiniz örneğin. Ağaç yapraklarının neden yeşil olduğunu? Çam ağaçlarının neden yaprakları olmadığını bilmek zorundasınız. Eh o büyüğünce ben de kendisine ne kadar merak ettiğim soru varsa soracağım elbette. Bu zaman meselesi. Sabır…

Bir gün hiç unutmuyorum bana “Solucan yiyebilirmiyim?” diye sordu. Biraz düşünüp çaktırmadan -Eğer yaşaman buna bağlıysa tabii ki yiyebilirsin dedim. Ama ben bir kere yedim, tadı gerçekten çok berbattı diye ekledim. Bu onu tatmin etmedi, bunu fark ettim. Eğer yiyeceksen solucanı bir ekmeğin içine koyup yaprakları salata gibi düşünüp öyle yemelisin, dedim. Bir süre düşündü, sonra vazgeçti. Belki ilk anda dehşete düşüp cevap verseydim ömrü boyunca onun tadını merak edecekti  ve benim olmadığım bir anda onu yiyecekti. Ama o konu üzerinde dikkatlice, değer verip cevap verdiğimi görünce sakin bir şekilde denemekten vazgeçti. Gülümsedi. Önemli olan onun gülümsemesiydi. Onun için en doğru kararı verdiğime güveniyor ve beni ciddiye alıyor. Temelde şunu söyleyebilirim, insan yaşlandıkça hayat tecrübeleri onların akıllı olduğunu ve daha iyisini bildiği anlamına geliyor. Belki şimdi anlamıyor ama zamanla yetişkin olduğunda mutlaka anlayacaktır.

Son olarak Baba Oğul Çelebiler’e gelirsek…?

7 yaşındaki bir çocuk bazen kamera karşısında rol arkadaşınız, bazen evde size yaşamı hatırlatan küçük bey oluyor. Biz bunları Can ile yaşıyoruz. İz TV’de “Baba Oğul Çelebiler” adında, 13 bölüm belgesel çektik, sokakta ne kadar başarılı olduğumuzu görenlerin hayranlığını kazandık. Bu durup dururken olmadı. Altyapımız sağlamdı, sevgimiz karşılıksızdı. Hayat programlıydı. Kazık sorulara antremanlıydık. Uyumadan önce çocuğuna masal anlatan bir baba, her sezon çocuk tiyatrolarına giden bir baba oğul yaşamın içindedir. Sosyaldir. Gezen, gören, okuyan baba oğul ilişkisi başkadır. Okul sonrası sohbetlerimizde karşılıklı sistem eleştirisi yapacak kadar bilinçli ve yenil neslin farklı bireyidir Can. Oyunun ve oyuncağın tarihini oynayarak değil okuyarak da öğrenmiştir, yerinde gözlem yapmışızdır kendisiyle. Müzeleri, şehirleri, doğayı gezerken gözlemleri yetişkin zekasına sahiptir. Bayramı ve bayram ziyaretlerini bilir. Örf adet, gelenek göreneklerini bilir. Bilerek büyür. Klasikleri okuruz. Edebiyatçılarımızı tanır. Sait Faik’in Topal Martı’sı, Haldun Taner’in Sancho’su, Aziz Nesin’in Harika Çocukları’dır.

Başbaşa kaldığımızda küçük beyden büyük sorular, hayli mühim olduğunu düşünen adamdan basit cevaplar oyunu oynarız. Biz aslında gerçeğin ve güzelin peşinde koşup hayat boyu çocuk kalmak için çırpınan bir baba-oğuluz. İşte bu keyifli röpotaj okuyanlar için belki hemen anlaşılmayacak ama zamanla tecrübelerimize kulak kabartınca ne demek istediğimizi anlayanlar olacak. Bu sabır ve maraton koşmak gibi birşey. Sağlıcakla kalın. Bizim yaptıklarımız bize kalsın, yaptıklarımızın nedenleri, temelleri ihtiyacı olanlara şifa olsun…