Kelimelerin Peşi Sıra; Banu Özkan Tozluyurt

 

Banu Özkan Tozluyurt Türkiye’nin ilk blog yazarlarından biri. ‘Blogger’ kelimesini ise pek çoğumuz gibi fazla buluyor ve yine pek çoğumuz gibi ülkemizde bu alanın sömürüldüğüne inanıyor. Asıl mesleği olan Yönetim Danışmanlığını farklı çalışma biçimleriyle zenginleştirmiş. Oldukça çalışkan bir kadın O. Genç yaşına onlarca farklı proje ve üç kitap sığdırmış bile çoktan. Gelin Onu daha yakından tanıyalım…

Öncelikle sizi tanıyalım dilerseniz… İstanbullusunuz, eğitim ve kariyer geçmişinizden bahseder misiniz?

Evet doğma büyüme İstanbulluyum ve şehre aşığım. Her ne kadar benim de şikayet ettiğim çok şey olsa da, bu şehir bana can veriyor, enerji veriyor. İstek Vakfı Özel Belde Lisesi mezunuyum. Ortaokul yıllarında mahallemizdeki bir düğme fabrikasında delikleri kapalı çıkan düğmeleri delerek başladığım iş hayatım lise ve üniversitede ders vererek devam etti. İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri mezunuyum. Fakat okuduğum bölümle ilgili çok fazla çalışmadım. Annemin de eğitimci olmasının da etkisi ile Eğitmen ve Yönetim Danışmanı olarak iş hayatına devam ettim. 1996 yılından beri Kişisel Gelişim, Yönetim Kültürü, İletişim Becerileri, Çağrı Merkezi, Müşteri İlişkileri, Hizmette Kalite, Sunum Teknikleri konularında eğitimler vermekteyim. Yaşam koçluğu sertifikası sahibiyim ve bireysel koçluk yapmaktayım. Yani ne iş yapıyorsun sorusunun yanıtı Yönetim Danışmanıyım.

Türkiye’nin ilk blog yazarlarındansınız. Nasıl başladı blog maceranız? Şu anda Türkiye’de blogger’lık ne durumda sizce? Suistimal edildiğini düşünüyor musunuz?

Evet 2005 yılı Ağustos ayında başladım yazmaya. Hatta bugünlerde 12.yılımı kutluyorum. Almanya’da bir seyahatteyken bir arkadaşımın “blog” diye bir şey var sana göre, demesiyle başladı. Hatta ilk yazılarımı da orada yazdım. Şu anda blogger deyince özellikle insanlar kaçıyor, ya da –çoğu zaman haklı olarak- ön yargıyla bakıyor. Çünkü her şeyde olduğu gibi bu konuda da çabuk tüketiyoruz. Blog yazmaya ben “paylaşmak” için başladım. Tecrübemi, yaşadıklarımı, gezip gördüğüm yerleri paylaşayım, paylaşan diğer insanlarla da etkileşim içinde olayım. Şu anda sosyal medyada paylaşım yapan ve takipçisi çok olan herkes blog yazarı (blogger kelimesini çok sevmiyorum) zannediliyor. Üstelik paylaşımlar genelde çocukları üzerinden. İçerik yok, konu yok, istikrar yok. Bunlar benim görüşüm, ben blog yazarlığı ile sosyal medya fenomenliğinin iyice birbirine karıştığını görüyorum.

Edebiyata ilginiz ne zaman başladı?

Ortaokuldaki Türkçe öğretmenim sayesinde. Edebiyatı, kitabı, okumayı bana öyle sevdirdi ki. Galiba biraz da aşıktım kendisine…

Bilmeyenler için “Kadının Adı Var” projesini anlatabilir misiniz?

Üç kadın, Özge Uzun, Ebru Tuay ve ben sahnede deneyimlerimizi, uzmanlıklarımızı, hayatımızı paylaşıyoruz aslında. Türkiye’de kadın olmayı, çocuk gelinleri, cinsiyet eşitsizliklerini, regl olan kız çocuklarını konuşuyoruz. İstatistiksel verilere değinirken yeri geliyor vapurda bir skeç oynuyoruz ya da Mersin’deki narenciye işçisinin hayatını gözler önüne seriyoruz. Aslında sosyoekonomik durumu ne olursa olsun her kadının beklentisini konuşuyoruz. Bir buçuk saat süren gösterimiz kadın erkek herkese açık. Zaten sloganımız da Kadına ve Erkeğe Eşit Uzaklıkta İnsana Yakın Gösteri.

www.kadininadivar.com

Peki “2 Kadın Anadolu’da” desek?

Yol arkadaşım Armağan Portakal ile beraber yaptığımız proje. Aslında o da bir sosyal sorumluluk projesi. Amacımız ülkemizi tanıtmak , Anadolu’yu anlatmak ve bunu İki Kadın olarak yapmak.

Anadolu’daki yerel hikayeleri, yemekleri, el sanatlarını Anadolu’nun zengin kültürünü yerinde görüp anlatıyoruz, videolarla gösteriyoruz. Amacımız iki kadın olarak Anadolu’da rahatça gezilebileceğini göstermek. O kadar güzel karşılanıyoruz ki ve o kadar güzel geri dönüşler alıyoruz ki, artık herkesin gittiği popüler yerler, restoranlar değil arka sokakları da keşfe çıkarıyoruz kadınları.

www.ikikadinanadoluda.com

İlk kitabınızdan detaylı bahseder misiniz? Geri dönüşler nasıldı?

İlk kitabım “Hayat Çocukla Güzel” kızım Duru ile yaptığımız aktiviteleri anlatan bir kitaptı ve 2010 yılında yayımlandı. O zamana göre epey ses getirdi, çünkü çok fazla aktivite merkezi, çocuk alanları yoktu o yıllarda. Bir kılavuz niteliğinde kitap olmuştu. En önemlisi de kızıma çok özel bir anı oldu.

Üçleme kitaplarınız nasıl ortaya çıktı?

İlk kitap İmza Kızın aslında Esra ve Selgin’in fikriydi. Esra’nın kızı Ela, babası iş seyahatindeyken ona bir mektup yazıyor ve bu mektubu Esra buluyor. Babasına hayran bir kız çocuğunun yazdığı bu mektup, Esra ve Selgin’e ilham oluyor, fikir böyle doğuyor. Kitaba ben sonradan dahil oldum ve üç kadın, 114 kadını bir araya getirerek ilk kitap İmza Kızın’ı yarattık. Kız çocukları babalarına, öven, söven, özlem dolu, nefret dolu, aşk dolu mektuplar yazdılar. Daha sonra büyüyen kız çocukları, babalarından sonra karşılarına çıkan erkeklere; kocalarına, nişanlılarına, boşandıkları adamlara, beyaz atlı prenslerine yazdılar mektuplarını. En sonunda da kadınlara, “son söz kime ne söylemek istersiniz “ dedik ve İmza Ben ortaya çıktı. Dünyadaki ilk kadın üçlemesi bunu da övünerek ekleyebilirim.

Sizin için kitap yaratım süreci nasıl işliyor?

Kolektif kitaplar, konunun bulunması ile ortaya çıkıyor. Sonrasında duyuruyu hazırlamak, mektupları toplamak, değerlendirmek gibi rutin işlerle devam ediyor. Hayat Çocukla Güzel de blog yazılarımdan esinlenerek yazdığım bir kitaptı. Ama Dut Ağacı… O bambaşka, gözbebeğim. Bir anda fikir oluştu kafamda ve 1,5 sene sürdü.

Gelelim Dut Ağacı’na… Yaşamın içinden bir öykü. Sonu ise bir hayli şaşırtmacalı… Neden esinlendiniz yazarken?

Çocukluğumdan, gençliğimden, mahallemden kısacası her şeyden esinlendim. Dut Ağacı geleneksel bir Türk ailesinin hikayesi. Aile üyelerinin her birinden yola çıkarak anlatmaya başladığım hikaye, en küçük kız Nihan’ın yaşam hikayesi ile devam ediyor. “Nihan’ın iki ülke ve 20 yıllık zaman dilimini kapsayan hikâyesinin arka fonunda Türkiye’nin o yıllardaki sosyal ve siyasi panoraması var. “Berlin in Berlin” filmi ödül almış, ödülden çok filmdeki erotik sahne konuşuluyor, Uğur Mumcu öldürülmüş…

Nihan, Kamer ve Seval’i babaları cumartesi halaları Ayla’nın oturduğu Kadıköy’e götürürdü. Belki de balıkçılar çarşısında balık alırken yanlarından geçtiniz. Ya da Üsküdar’dan Nihan’la aynı vapura bindiniz, yanyana oturdunuz… Bir ailenin ve o ailenin içinde kendi olma mücadelesi veren Nihan’ın romanı bu. Hikâyedeki gerçeklik duygusu o kadar geçiyor ki insana, sokakta yürüyen bir genç kıza acaba bu Nihan mı diye bakabilirsiniz..

Türkiye’de kadın ve yazar olmak nasıl bir şey?

Türkiye’de kadın olmak zor, kadın yazar olmayı siz düşünün. Kadınlıkla ilgili, kadın haklarıyla ilgili bu kadar sorun varken, kadın yazarlar bu sorunların dışında nasıl kalabilir ve yazabilirler? Belki de bu yüzden kadın yazarlar olağanüstü güzellikte eserler ortaya çıkarıyor.

Kadın üçlememizde pek çok kadın mektuplarıyla yer aldı ve gördük ki hepsinin içinde cevher var, harika yazma becerileri var ama paylaşmaya çekiniyorlar. Çünkü, kendi kendine karalamak, eşe dosta okumak tamam da genelle paylaşmaktan çekiniyor kadınlar. Çoğu kitap çıkaracak kadar yetenekli ama o kadar uzak geliyor ki bu düşünce. Yine de umutluyum, bu yıl çok fazla yeni kadın yazarın kitabını okudum.