Çağ Atlarken…

 

Elektriksiz köylerden gelip,  facebook çağını yakalayanlardanız.
Çocukluğumuzu anlattığımızda masal gibi geliyor çocuklara…
Sokakların karanlık, gaz lambasının ışığının loş, gönüllerin hoş olduğu günlerden geldik.
Kapılar da, gönüller de açıktı konu, komşuya.
Komşuda pişen, bize de düşerdi. Komşu komşunun külüne muhtaç ama eksikli değildi.
Üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri yer, aynı şeyleri giyerdik.
Hepimizin ‘tarzı’ benzerdi. Çünkü o zamanlar ‘Nazilli Basmaları’ modaydı.
İthal kumaşlarla, Çin mallarıyla henüz tanışmamıştık.
Okullarda ; “Türkiye, kendi kendine yeten bir ülkedir.” bilgisi öğretilirdi.
Güven önde, öz güven biraz daha arkada kalırdı.
“İmece” sadece lügatte değil, hakikatte de geçerdi.
Komşunun yasını en az 40 gün içimizde hisseder, saygı gösterir, destek verirdik.
Anadolu kültürünün Arap kültüründen daha hakim olduğu, ibadetin de, kabahatin de gizli olduğu günlerdi.
Baş örtüsü siyasetin değil, edebin, örf ve adetlerin simgesiydi.
İnsan kimliği, tüm etnik kimliklerin önündeydi. Ya da biz öyle sanıyorduk.
Çünkü o zamanlar aynı kötü haberi defalarca izleyicinin gözüne sokan medya yoktu.
Her gün haberlerde, dünyanın tüm olumsuz haberleri gözümüze sokulmuyor, biz de bu kadar paranoyak olmuyorduk.
Velhasıl maddi olarak daha yoksul, manevi olarak daha varsıl mıydık ne???