Güneşe Akan Su…

 

Uçağa binmeyi hala hafif çaplı korksam da genelde severim. Bulutların üstüne çıktım mı, özgürlük duygusu kaplar içimi. Başım bir dikilir, bir kendimi beğenmişlik gelir ki üstüme, hiç sormayın! Koca dağlar ufalır elimin altında. Bir adımda geçiveririm uçsuz bucaksız durgun suları. Bulutların üstüne bağdaş kurup ayaklarımı boşluğa sallayabilirim. Güneşle koşmaca oynasam, onu geçerim.

Bir tek akan suya yetişemem…

Aşağıda, üstüme basıp beni boğan dev yapılar, bir anda kişiliksiz kimliksiz küçük maketlere dönüşür. Yüzlerce aracın dolaştığı yollar görünmez, kargaşanın sesi duyulmaz olur uçarken. Durgun denizden oyuncak gemiler toplarım, gökkuşağına gidebilmek için…

Bir tek akan suya yetişemem…

Uçarken gün hızla alacakaranlık olur. Renkler özünü yitirir gün batımında. Yeşilin rengi toprağa, toprağın rengi buluta, bulutun rengi, soluk durgun suya vurur. Her şey parlaklığını yitirir, sessizce soluk alacaya döner ve her yer kararır giderek…

Bir tek akan suyun ışığı kalır boşlukta…

Düşünüyorum da, hayat da akan bir su aslında. Hızına uymadığımızda, onun ardında kalıp gün ışığı alamadığı için solan durgun suya, ya da bereketi kaçmış toprağa dönmüyor muyuz? Yaşamın ardında kalmak, giderek durağanlığa iter bizi. Akan suya yetişemediğimizde, yaşamımızı yönetemeyiz. O da meydanı boş bulup dilediğince oynar bizimle…

İyi de, nasıl yetişeceğiz akan suya? O, doğru saptadığı amacına ulaşabilme adına, sürekli hareket içinde. Zor koşullar, ara ara hızını azaltsa da, inancım yitirmeden akmayı sürdürüp iç uzlaşmazlıklarından andırıyor kendini. Mutluluğun türküsü oluyor sesi. Gözleri parlıyor sevincinden. Yoksa…

Yoksa, umuda gidişin ışığı mıydı boşlukta gördüğüm? İşte düşüncelerim tam bu noktaya geldiğinde, akan suyun sırrım çözebiliyorum galiba!

Hayat!

Umuda yönelince, güneşe doğru akmaya başlıyor, tıpkı su gibi…