Konuşabilmek Mi, Konuşmayı Bilmek Mi?

 

Hayat ne garip değil mi? Dünyaya geldikten sonra konuşabilmek için ne çok çaba sarf ediyoruz hiç düşündünüz mü?.. Akıl almaz hece ve harfleri yan yana getirip bir şeyler anlatmakla başlıyor derdimiz. Belki de hayatımızdaki en yaratıcı dönem.

Hep konuşmaya çalışıyoruz, konuştukça batıyoruz. Çok konuşmaktan bahsettim canım, üstünüze alınmayın.

Yaşamın bir döneminde  konuşmalarımızdan ve içinde bulunduğumuz halimizden inanılmaz keyif alıp kahkaha atan, bizi daha çok seven ve mutlu olan insanlar, başka bir dönemde ise, aynı şeyleri yaptığımızda bizi yargılıyor, aşağılıyor ve kızıyorlar. Bir de içinizdeki çocuğu öldürmeyin derler.

En temel ihtiyaçlarımızı karşılamakla başlayan konuşma eylemimiz, egolarımızdan sıyrılmak, kendimizi ifade etmek, sevgimizi ifade etmek, yemek, içmek, ilişkilerimizi düzene koymak, sosyalleşebilmek ve daha bir çok hayatın içinden eylemi gerçekleştirmek için hep devam ediyor.

Kimimiz az konuşuyor, kimimiz fazla.

Ne ihtiyaçlar bitiyor ne de bunları dile getirmek için çabamızın ses ya da bedenle ifadesi olan konuşma eylemimiz.

Konuşabilmek mi konuşmayı bilmek mi daha önemli?

Cemal Süreya’nın dediği gibi ikincisinden ne yazık ki bir çok insanın haberi bile yok.

Duymayan, görmeyen, bilmeyen, okumayan, sorgulayamayan, mukayese edemeyen, empati yetisinden uzak insanların konuşmayı bilmelerini beklemek hayalden öte de değil. ‘’Ağzı olan konuşuyor’’ sözü de tam bu insanlar, gerekli gereksiz konuşanlar için değil mi?

Başkalarını taklit ederek başladığımız, en fazla ihtiyaç duyduğumuz konuşma becerimizden, maalesef okullarda da bu tarz bir eğitim verilmediği için en temel iletişim becerimizden yoksun kalıyoruz.

Peki konuşmayı nasıl bileceğiz?

Atasözümüz; “Ne söylediğin değil, nasıl söylediğin  önemlidir”  der ve bize konuşmayı bilmeyi anlatır.

Konuşmayı bilmek; bildiğimiz belli bir konuda, insanları ilgilendirmek, bilgilendirmek, etkilemek ve tüm bunları doğru zamanda, doğru yerde ve kararında yapmaktır.

Az ve öz biçimde ifade edilmesi gerekeni karşı tarafa aktarmak ve anlamasını sağlamak ancak konuşmayı bilmekle mümkün olabilir.

Konuşmayı bilmek diğer taraftan zor ve zahmetli de bir iş.

“Ağzından çıkanı kulağın duysun” deyimindeki gibi.

Ağızdan çıkmadan kulak nasıl duysun ki, değil mi?

Konuşmayı bilmek, kaliteli ifade ve iletişimi sağlayabilmek için, yeterli sözcük dağarcığın olacak, ses tonunu kullanmayı ve vurgulamayı bileceksin, konuşma içinde konuya uygun konuşma hızını ayarlayacaksın, beden dilini sözcüklerle birlikte kullanacaksın, diksiyonun temiz ve düzgün olacak, argo ve jargon kullanmayacaksın, eee, öööö vb gibi asalak sözler kullanmayacaksın, parazit sesler çıkarmayacaksın, artikülasyon, partikülasyon bileceksin, ifaden net ve anlaşılır olacak.

Offff… Zor iş zor.

Okumadan, dinlemeden, eğitim almadan, gözlemlemeden ve uygulamadan tabiî ki bunların üstesinden gelmek zor.

Ancak; konuşmanın amacını, yararını, yerini ve zamanını bilmek hepsinden farklı bir beceridir.

Konuşmayı bilmek, insanın kendisine, başka insanlara, yaşama, işine ve ilişkilerine, özetle yaşamına nasıl baktığına göre değişen ve mutlaka geliştirilmesi, öğrenilmesi gereken en temel ihtiyaçtır.

Güzel konuşan insanları dinlemek her zaman büyük keyiftir.

Konuşmayı bilmeye ihtiyacı olan var mı?

Bilmem ki… Var mı?