Pembe Mi, Mavi Mi, Yoksa Mor Mu?

Bir arkadaşınızla karşılaştınız, karnı burnunda. İlk sorunuz ne olurdu? Cinsiyeti ne? İstemli bir gebelik mi? Kendini nasıl hissediyorsun? Dürüst olmak gerekirse ben de bu sorunun standart yapısından çok yakın zamanda vazgeçtim bir arkadaşım sayesinde. Benim için bebeğin cinsiyetinin hiçbir önemi yokken aklıma gelen ilk soruydu ve “Başka ne sorulabilir ki zaten?” diye düşünürken çok daha sağlıklı sorular aklıma girdiler. Kadın gebelikte istekli mi? Hem bedensel hem ruhsal taraflarını gebelik öncesinde sorguladı mı? Sevgilisiyle/ eşiyle bu kararın olumlu-olumsuz yanlarıyla yüzleşip destek görebiliyor mu? Cinsiyet dışında sorulabilecek ne çok soru var aslında öyle değil mi?…

Cinsiyet neden bizi bu kadar ilgilendiriyor?

Cinsiyet belli olduğunda isminden çorabına, oyuncağından –çok ilginçtir ki- mesleğine kadar her şey konuşulup belirleniyor. “Erkekse” mavi, “kızsa” pembe olan hayat stilleri anne karnında başlıyor ne yazık ki! Oğlan çocuklarını liderlik, bağımsızlık, güç kavramlarıyla yetiştirirken kız çocuklarını duygusallık, bağımlılık ve korku kavramlarıyla büyütüyoruz.  Oğlanlara “Hadi pipini göster amcana!” derken kızlara “Düzgün otur.” diyoruz. Sosyal öğrenmeler* de cabası zaten. Yıllardır süregelen koca bir adaletsizlik/eşitsizlik değil de nedir bu?

Ergenliğe geliyoruz. Memelerimiz, kalçamız büyümeye başlıyor, biz de uzun bol tişörtler giymeye kambur durmaya başlıyoruz. Güzellik algısı yüzünden sivilcelerimizle barışamıyoruz. Regl oluyoruz kan lekesinin kıyafetimize geçip geçmediğini stresle takip ediyoruz, ettiriyoruz. Ergenlik zamanı çevresel faktörlerin bizi rahatlattığı, destek olduğu hiçbir alan yok neredeyse farkında mısınız? Erkekler de aynı dönemde gece boşalmaları yaşadıklarında utançla, sıkıla ağlaya birilerine söylerken onların da çok da sağlıklı telkinler dinlediğini söyleyemeyiz öyleyse. Sağlıklı konuşmalara şahit olamasalar da, böyle bir toplumda, biz kadınlar kadar sıkıntıya, utanca sokulmadıklarının farkındayız.

Mesela aşk meşk olayları… Kuzenimin sevgilisi olduğunda gayet böbürlenerek, sevinçle konuşulabilirken ben aşık olduğumu söylemekte tereddüt ederdim. Kuzenim sevgilisiyle rahatça gezmeye gitti, aile içerisinde ilişki durumları gayet rahat konuşuldu, tanışıldı. Kuzenimin cinsiyeti, erkek. Şaşırdığınızı zannetmiyorum.

Bize kalan ne peki?

Burada gözden kaçırılmasını istemediğim bir şey var yalnız: Kuzenimin partneri kadın. O kadının ailesinin yaşanan çoğu şeyden haberi yoktu muhtemelen. Saklanıyordu, yalan söyleniyordu. Bunların nedenleri malumunuz. Birçok kadının toplumun isteklerine, normlarına gelenek-görenek gibi basit ataerkil numaralarına maruz kalması yetmezmiş gibi önüne örülen duvarda sızmaya çalıştığı çatlaklar bile yine o toplum tarafından sunulan seçeneklerden (yalan söylemek, saklamak…) oluyor. Ben de yaşadım bunları elbette. Gün geçtikçe o çatlaktan bir çiçek büyütmeyi de bildim, duvarı yerle bir etmeyi de. Hâlâ öğrenmem gereken çok şey, mücadele etmem gereken çok alan, insan var farkındayım. Birçoğumuzda olduğu gibi benim de ilk mücadelem sevgili küçük devletim, ailemle oldu…

Okula gideceğim. Önce ben evden çıkıyorum sonra da babam evden çıkıyor işe gitmek için. Aşık olduğumu babama söylemem gerek, saklamak istemiyorum. Bilmelerini, benden duymalarını, dürüst olmak istiyorum. Nasıl bir korkuysa bendeki, evden çıkıp alt sokağa gidip babamı aradım. Korkmuş, daha yeni evden çıkmış olduğum için başıma bir şey geldi sanmış. Bense alt sokakta ağlayarak “Baba ben aşık oldum!” diyebildim. Gayet tatlı bir ses tonuyla “Dert etme. Şimdi okuluna git ve dersine odaklan. Akşam konuşuruz.” dedi. Akşam oldu ve ben mahkemeye çıktım, yargılandım, ceza yedim. Babam bizi yetiştirirken hep “Ben sizin arkadaşınızım, unutmayın. Her şeyinizi paylaşabilirsiniz.” derdi. O gün bu cümlenin yıllarca ne demek olduğunu bilmeden kurulmuş olduğunu farkettim. 16 yaşımda “Anneden babadan arkadaş olmaz!” demeye başladım. Şimdi bu cümleyi kendime hatırlatmaya gerek kalmadan yaşıyorum zaten.

Üniversiteye geçince erkek arkadaşımız olabileceğini söylediler, ancak o zaman izin vereceklerini… Üniversiteye kadar tabii ki sevgililerimiz oldu ve sakladık. Sonuçta dürüstlüğü kabul edemeyen onlar, yaşamak isteyen bizdik. Bu defa sürekli söylenen yine başka bir cümleyi onlara yutturmaya kararlıydım. Üniversiteye girdim. 3 ay sonra sevgilim oldu. Önce anneme söyledim. Nasıl tepki verdiğini hatırlamıyorum, büyük ihtimalle “beni kullanmasına izin vermemem” gerektiğini söyleyip durmuştur. Sıra geldi babama. Kazanacağınızı bildiğiniz bir savaşa giderkenki gücü tattınız mı daha önceden? Ben daha babamla konuşmadan vücudumun her yerinde zafer kutlamalarının heyecanını hissediyordum. Odama çağırdım ve “Baba benim erkek arkadaşım var. Ama diğerlerinden farklı bir arkadaşlık. Özel biri. Haber vermek istedim.” dedim. İlk cümlesi tabii ki yükselen sesiyle “Hayır! İzin vermiyorum”du. “Senden izin istemiyorum baba. Başkasından da duymanı istemediğim için ben söyledim.” O günkü savaşımı kazandım ama aslında ne büyük savaşlar beni beklermiş haberim yoktu…

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Bize kalanın ne olduğunun, ne kadar olduğunun bir önemi yok. Çünkü kalanla yetinmeyeceğiz. Biz yaratacağız, üreteceğiz, alacağız. Eğer ki kalanla yaşamaya çalışırsak sadece ‘yaşamaya çalışırız’. Uğraşını vermemiz gereken, arzulamamız gereken “yaşamak”.  İmkansız olmadığını unutmayalım…

* Albert Bandura/ Sosyal Öğrenme Kuramı