Simone de Beauvoir & Jean-Paul Sartre: Varoluşsal Aşk

“Değişiklikle karşılaşınca değişen aşk, aşk değildir. Aşk gözle değil, ruhla görülendir” diye yorumladı zamanında Shakespeare adında bir ozan. Günümüze kadar farklı dillerde, farklı karakterlerce ve farklı şekillerde deneyimlendi aşk. Binlerce “aşk hikayesi” dillere destan oldu, fakat çok nadir Shakespeare’ın bahsettiği değişikliğe ayak uydurup da, hayatta kalabilen hikayeler dinledik.

Paris ile Helen, Cleopatra ile Antony, Romeo ile Juliet, Ferhat ile Şirin ve daha nicesi dillerimizden düşmek bilmedi. Belki insanlığın en evrensel kavramı olan aşk üzerine, her gün yeni bir beste, hikaye, oyun, roman yazılıyor. Hayallerimizde oluşturduğumuz geleceğin bir parçası, çoğunlukla aşktan esinleniyor. Ancak, kaçımız bu sözü geçen efsanevi aşkları yaşıyor?

Her ne kadar “efsanevi” olarak adlandırsak da; biz kimseye Romeo gibi aşık olduğu kadın için her şeyi feda etmesini, Juliet gibi de aşık olduğu erkek için ölmesini teşvik etmiyoruz. Ne bir kadının pamuk prenses gibi uyur halde beyaz atlı prensini beklemesini ve “aktif” kimliğini hiçe saymasını, ne de bir erkeğin karizmatik prens olma hayallerine kapılmasını istiyoruz. Romantik veya cinsel ilişkilerde; kadının, erkeğin veya cinsiyet belirten herhangi bir olgunun da belirleyici nitelik taşımadığını vurgulamak istiyoruz.

Gel gelelim, bu efsanevi ilişkiler günümüze kadar yaşamlarını sürdürürken; gerçekten “otantik” olarak adlandırabileceğimiz, iki bireyin de cinsiyet farkı gözetmeksizin özgür olduğu, “biz”den önce “ben” oldukları ilişkileri bu kadar sıklıkla duyamıyoruz. İnsanlığın tek ilacı olabilecek niteliğe sahip olan sevginin, tek boyutlu olarak görülmesini istemiyoruz. Tam da bu anda akıllara, döneminin geleneklerini hiçe sayan; aşkın otantik kimliklerimize verdiği faydayı ve zararı boylu boyunca tartışmış bir çift geliyor: Simone de Beauvoir ve Jean-Paul Sartre.

Kimileri tarafından “entelektüel aşk”, kimileri tarafından “varoluşsal aşk” olarak adlandırılan bu ilişki; edebiyatta, kültürde ve felsefede devasa bir izlenim bıraktı. 20. yüzyılın en güçlü filozofik ve romantik bağını oluşturdu.

Simone de Beauvoir ve Jean-Paul Sartre, 1929 yılı Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünün en zeki iki öğrencisiydi. “Geleneklere başkaldıran” bu ilişki, Paris’in zarif bir sokağındaki bankta gerçekleşen felsefi bir sohbet ile başladı. Sartre, de Beauvoir’ın güzelliği ve zekasından o anda etkilenmişti. “Erkek milliyetçisi” olduğunu kabul eden Sartre, de Beauvoir için “erkek zekası ve kadın hassasiyetine sahip olan tek insan” olarak söz ediyordu. De Beauvoir ise, Sartre’ın verdiği fiziksel izlenimden çok etkilenmemiş olsa da genç filozofun zekası, mizahı, ses tonu, nezaketi ve fikirlerinin kısa sürede etkisi altında kalmıştı.

Simone de Beauvoir ve Jean-Paul Sartre’ın sahip oldukları en güçlü bağ, ikisinin de kelimelere ve kaleme olan inançlarıydı. Yazmanın gücüne ve disiplinine oldukça bağlıydılar. Sartre, de Beauvoir’a göstermeden ve onun fikrini almadan hiçbir eserini paylaşmıyordu.

De Beauvoir’ın dünyayı yerinden oynatan İkinci Cinsiyet (Le Deuxième Sexe) kitabını da Sartre ile gerçekleştirdikleri bir konuşma tetiklemişti. Bir gün de Beauvoir, Sartre’ın yazılarını düzenleniyordu ve Sartre o önemli soruyu sordu: “Neden kendi hayatını kaleme almıyorsun?” Bu fikri gerçekleştirmeye koyulan de Beauvoir, otobiyografisini yazma sürecinde bazı taşların eksik olduğunu ve yazısının oturmadığını hissetti. Oturmayan taşlar, de Beauvoir’ın bir kız çocuğu olarak aldığı eğitimin Sartre ile eşit olmadığı gerçeğiydi. Ve sürpriz! Bu cinsiyet eşitsizliği üzerine “ufak” bir kitap yazmayı amaçlayan de Beauvoir; kadınların yapay ataerkil sistemde anne veya eş olmaya dayatıldıklarını, üreme organlarına tabi kılındıklarını ve “ikincil” cinsiyet olarak görüldüklerini söylediği iki ciltlik kitabını yayımladı.

Bu eserle birlikte meşhur “kadın doğulmaz, kadın olunur” cümlesine hayat verdi, de Beauvoir ve İkinci Cinsiyet, kadın hakları ve cinsiyet eşitliği savunucuların kutsal kitabı haline geldi; akabinde çeşitli felsefi, edebi, kültürel, sosyal ve siyasi düşüncelerin yolunu açtı.

Sartre ise varoluşçu felsefenin temel eserleri haline gelecek kitaplarında düşüncelerine cesurca yer vermişti. Sartre’a göre insanlar gelecekleri üzerinde kontrole sahiplerdir, hayatlarının gidişatını değiştirebilirler çünkü her kararın seçimi ve sorumluluğu kendilerine aittir. Özgürlük, bireysellik ve otantiklik kavramları üzerine çok önemli fikirler paylaşan Sartre; “Varoluş, özden önce gelir.” diyerek bizleri esas kimliklerimizi bulma konusunda teşvik etti. İnsanların başkaları için değil, kendileri için yaşamalarının gerekliliğini özellikle vurguladı. Ve sonrasında insanlığın trajikomik doğasını yüzümüze çarparak, bir hiçlik içinde yaşadığımız ve kaderlerimizi kontrol etme arzumuzun bir anlam ifade etmediği gerçeğiyle buluşturdu bizi.

Kısaca, insanlığın varoluşsal sorunu ve kadınlara empoze edilen yapay roller, 51 yıl boyunca sürecek ilişkinin gündemini oluşturdu ve birçok fikre, tutkuya ve kitaba gebe oldu. Bu ilişkinin tek çocuğu ise, varoluşçuluk akımıydı.

Tanrı, din, devlet, otorite gibi tüm mutlak değerleri sorgulayan ve hepsini çürütmeye çalışan bu felsefi düşünce; de Beauvoir ve Sartre’ın yazılarında, çalışma masalarında, jazz kulüplerinde, Paris’in keyifli kafelerinde, loş sokaklarında; sigara dumanları ve kırmızı kadehler arasında yeşerip, hayat buluyordu.

Dünya edebiyatında ve felsefesinde çığır açan düşüncelere sahip iki insanın ilişkisi de bir o kadar karmaşık ve geleneklerin dışındaydı. De Beauvoir ve Sartre çifti, birbirlerine derin bir sevgiyle bağlıydılar. De Beauvoir, hayatında ilk kez entelektüel anlamda tartışabileceği birisine sahipti. Sartre onu her anlamda eşiti olarak görüyordu ve ona nezaketle yaklaşıyordu. En az kendisi kadar zeki olduğunu düşündüğü bu kadına aşıktı: çünkü cümlelerini kendisinden önce tamamlayabiliyordu ve sonuna kadar bağımsızdı.

Fakat gelenekleri teker teker yıkmaya çalışan bu çiftin tek eşli bir romantik ilişki sürmek isteyip istemeyecekleri tartışma konusuydu. Sartre, de Beauvoir’a “Bizim sahip olduğumuz şey, esas sevgi. Ama başka olasılıklar denemek ikimiz için de iyi fikir olacaktır” dedi. Sonradan yayımlanan mektuplarda görüldüğü üzere, de Beauvoir bu karardan çok mutlu değildi ama özgürlük kavramı onun için de çok önemliydi. Cinsiyeti olmayan ilişkinin gidişatı nasıl olacak, deneyimlemek istiyordu. Ve böylece, sahip oldukları şeyi basite indirgemeden başka bir işe yaramayan terim olan “açık ilişkiyi” uygulamaya karar verdiler.

“Aşk bizi tamamlayan yüce duygudur” fikrine karşı çıkarak aşkın aksine, bizim esas kimliklerimizi kaybetme potansiyeli taşıdığımız bir durum olduğunu savunan bu çiftin tek bir şartları vardı, o da şeffaflık anlaşmasıydı. İkili böylece 51 yıl boyunca başkalarıyla birlikte romantik, entelektüel ve cinsel ilişkiler gerçekleştirdiler, hayatlarında son derece özgür oldular ve yaşadıkları her deneyimi de birbirleriyle paylaştılar. Erkeğin başkalarıyla birlikte olduğu ve eşinden sakladığı, kadının böyle bir hakka sahip olmadığı dönemin geleneksel ilişkilerini de böylece eleştirdiler. Bu süre zarfında, de Beauvoir ve Sartre görüşmeyi hiç kesmediler, birbirleriyle sohbetlerini ve sevgilerini aynı şekilde devam ettirdiler.

Bu süreçte de Beauvoir genelde uzun ve anlamlı ilişkiler kuruyor, biseksüel yönünü de keşfediyordu. “Çapkın” olarak adlandırılan Sartre ise daha çok tek gecelik ilişkiler peşindeydi. Hatta Sartre için bir kadınla cinsel ilişkiye girmekten çok, o kadını baştan çıkarmak önemliydi. Sahip oldukları birliktelik “ideal ilişki” olarak görülse de; kıskançlık, üzüntü ve öfke duyguları yeşermişti.

Kıskançlık ve üzüntü olmadan romantik bir ilişki yaşanabilir mi sahiden?

“Özgürlük peşinde” olan bu filozoflar da bu sorunun cevabını arıyorlardı belli ki. İlişkileri onlar için hayat boyu süren bir dostluk olduğu kadar, aynı zamanda felsefi bir deney niteliğindeydi. Felsefi düşünceleri özel hayatlarını ne kadar etkiledi, kararlarında pişmanlık duydular mı bilmiyoruz fakat bu ilişki; sevgi, saygı ve duyarlılığı hiçbir şekilde eksiltmeden, günümüze kadar adını taşıyabildi.

Bu aşk hikayesi fiziksel olarak, Sartre’ın ölümüyle sonlanmıştı. Anlatılanlara göre, de Beauvoir ve Sartre birlikteliklerinin son yıllarında bile birbirlerine karşı gösterdikleri nazik davranışlarla bilinirlermiş. De Beauvoir, sevgi göstergesi olarak elini sürekli Sartre’ın omzuna koyar; Sartre da akabinde şefkat ile de Beauvoir’ın gözlerine bakarmış, son senelerinde görüş kaybı yaşamasına rağmen. Ama nereye baktığını kalbinin derinliklerinde ezbere bildiğinden, ikili arasında hiçbir karmaşıklık yaşanmamış olsa gerek.

Sartre son kez hastaneye kaldırıldı. De Beauvoir ziyaretine gitti. Eve dönmek için hastaneyi terk ettiği sırada, Sartre hayata gözlerini yumdu. Sessizce vedalaştılar. İkili, birbirlerinin dilini, konuşma tarzını, sözcük seçimlerini ezbere biliyorlardı. Birbirlerini yürekten hissediyorlardı ve bu hastane günü de, bu bağı mühürleyen son anı olarak tarihe kazınmıştı.

Sartre’ın cenazesine Paris’in tüm sokaklarını dolduracak kadar insan gelmişti. Fakat hiçbiri de Beauvoir’ın içindeki boşluğu doldurabilecek türden değildi. Hayat arkadaşını kaybetmesinin verdiği üzüntüye, de Beauvoir’ın sağlığı yenik düştü ve bir süre hastanede tedavi altında kaldı. Onu bu boşluktan kurtaran tek şey, yine yazma tutkusu olmuştu.

De Beauvoir, bu dönemde Sartre’ın hayatının son yıllarını kaleme aldı. Sartre, son günlerindeki düşüncelerini, görme kaybından dolayı yayımlayamıyordu. Bu yüzden de Beauvoir, Sartre’ın fikirlerini röportaj yaparak kaydetmişti. Sartre’ın son günlerine ve yaklaşık yüz sayfa olan bu söyleşilere yer verdiği kitabını, Veda Töreni (La cérémonie des adieux) olarak adlandırdı. Sartre’a elveda olan bu kitap, de Beauvoir’ın Sartre’ın fikirlerini almadan yayımladığı ilk eserdi. Sartre, 15 Nisan 1980 yılında vefat etmişti. Tam altı yıl sonra, 14 Nisan 1986’da de Beauvoir da son kez dünyaya baktı.

De Beauvoir, gerçek hayattaki dostluklarını temsil edecek şekilde, Paris Montparnasse mezarlığında Sartre’ın yanına gömüldü. Ölüm onları ayırana dek miydi?

 


 

Kaynakça

  • Appignanesi, Lisa. “Did Simone de Beauvoir’s open ‘marriage’ make her happy?”. The Guardian. 10 Ocak 2005. Web. (10 Şubat 2020).
  • Girdner, Ashlee. “Jean Paul Sartre & Simone de Beauvoir: An Existential Love Affair.” Bonjour Paris: The Insider’s Guide. 26 Mart 2013. Web. (10 Şubat 2020).
  • Greer, Rob. “What Simone de Beauvoir and Jean-Paul Sartre taught me about love.” 30 Tem. 2018. Web. (10 Şubat 2020).
  • Sartre & Beauvoir – Witness BBC World Service. YouTube, uploaded by KXM, 12 Ağu. 2019.