Mercan Selçuk’a Dair

Kısa bir otobiyografi yapabilir misiniz? Mercan Selçuk kimdir? Bugüne kadar neler yaptı? Yolu nerelerden ve hangi projelerden geçti?

Şöyle kısa ve öz anlatalım: Dört, beş yaşlarında baleye başlayarak özel bale okullarında, daha sonra Türkiye’de konservatuar eğitimi aldım. Sonrasında, konservatuar eğitimi bitince, Londra’da hem Modern Dans hem Klasik Bale ağırlıklı bir okula gittim. O okulun dans topluluğu (kumpanyası) vardı. Orada iki sene geçirdim. Ardından Türkiye’ye döndüm. Buraya döner dönmez hemen öğretmenlik, koreograflık ve dansçılık beraber devam etti. Benim için en kıymetli olan şey on, on iki yıllık bir süreçten sonra, yani okuldan mezun olduktan sonra, topluluğu kurmak oldu. Çünkü bu işler Türkiye’de biraz zor. Devlet desteği, sponsor, vs. yoksa pek kolay bir şey değil. Mesela müzik grupları ya da tiyatro grupları başarabiliyor. Her sahnede, küçük bir odada bile müzik yapılabilir ama dans öyle değil. Tavanı, zemini, kulisi lazım… Çok daha farklı bir iş. O yüzden Türkiye’deki koskoca yetmiş beş yıllık Bale tarihinde iki veya üç tane özel bale topluluğu olmuş. Özetle, dans hayatımın benim için en kıymetlisi bu iki senelik macera oldu. 

Sanatçı bir aileden gelmenin, Timur Selçuk’un kızı olmanın yaptığınız işlere etkisi nasıl oldu? Girişimleriniz (mesela MSDT) konusunda destekçi midir?

Sanatçı aileden gelmek bana artı oldu ama ben müziği seçseydim artı olur muydu bilmiyorum. Hep bir yarışa koyarlar. İşte “Babası iyiydi, bu bilmem ne!” ya da tam tersi, “Babasını sevmezdik ama bu babasından iyi oldu”. Ama bizimkiler sanatlarını iyi yapmış insanlar. Kişiliğini sevmese bile ikisi için de derler ki, “Bu iyi sanatçı, iyi öğretmen. Müzisyenliği hakkıyla yapmış!” O yüzden sanatçılıkları bana hep artı olarak döndü. Dakika bir gol bir, bir sıfır önde başlamak gibi oldu. Ama bazıları için bir sıfır önde başlamanın sonrası boştur. “Babası ve dedesinin isminin altına sığınarak bir şeyler yapıyor ama içi boş.” denir. Biz de onun hakkını vermeye çalıştık. 

Desteğine gelince, aslında hiçbir zaman bize karışmadı. “Onu seç, bunu seç, bunu yap.” demedi babam. Annem ise dansçıydı. Yani belki annem dansçı olmasa üç dört yaşında dansla tanışamazdım. O zamanlar anaokulu çok revaçta değildi. Şimdi çocukları bir buçuk yaşında kreşe koyuyorlar ama ben çocukken ilkokul başlayana kadar annem babam ne yaparsa onlarla birlikte giderdim. Annemin ortak olduğu bir dans okulu vardı ve ben dört yaşından itibaren oraya gitmeye başladım. Aslında “Hadi bu çocuk bale yapsın, ortam sağlayalım.” gibi bir durum olmadı. Ben annemin dibinde dolandığım, o dans salonlarında oyun oynadığım için iş bu hale geldi. On yaşına kadar da çok şuurlu yapmadım bunu. Özel bir bale okuluna gidiveriyordum, yani çok da isteye isteye değil. Sonrasında çok derin bir sevgi oluşmaya başladı. “Ben bunu yapacağım” dediğim anda her ikisi de beni ne mutlu edecekse destek olarak her zaman yanımda oldular “Hayır bunu yapma, bu para getirmez. Biz ne kadar zorlandık.” ya da “Para getirir ama çok zorlanırsın.” gibi sözler duymadım. Demek istediğim, hiçbir zaman köstek olmadılar. Tam tersi, biz yapmak istediklerimizden emin olduktan sonra “yaparsın, kazanırsın, edersin” dediler. Dolayısıyla hep destek gördük.

Normalde aileler çocuklarını bale okullarına hasbelkader, bilinçsizce verir. Bale öğretmeni “Bu çocuğun fiziği baleye çok uygun, konservatuara sokun” der. O çocuk sınava zamanında (on yaşında, ilkokul dördü bitirince) girer, yani ona mesleği şuursuzken seçtirilir. Gönlüne, kafasına ve fiziğine uygunsa çok güzel şeyler olabilir ama gönlü ve kafası bale eğitimine, konservatuar eğitimine uygun değilse sadece fiziği uygun olduğu için okuyup hiçbir şey olamaz. Ben ise on dört yaşında girdim, o yüzden benim için daha zordu. Üç sınıfın seviyesini vermem gerekti. Garip yani, on yaşında mesleğini seçiyorsun. Biraz endişe verici bir şey. Psikolojik olarak travmatik sonuçlar doğurabiliyor. 

Diğer sanat türleriyle de iç içe olduğunuzu, şarkı söylediğinizi biliyorum. Bu durum dans gösterilerinize şiirlerle, edebiyatla, müzikle birleşerek yansıyor. Sizce farklı sanat dalları bütün olarak, hatta disiplinlerarası değerlendirilmeli midir? 

Ben şarkı söylemeyi çok seviyorum. Hiçbir zaman profesyonel bir eğitimim olmadı. Bence bir müzisyenin dans ve tiyatro dersleri de alması çok güzel olur. Bir dansçının da tiyatro ve müziğe bulaşması nefis olur. Benim hepsine merakım var, çocukluğumdan beri şarkı söylemeyi çok severdim. Mesela bir gösteride kendi söylediğim şarkıya dans etmiştim ama biz konservatuarda bunların eğitimini almadık. Topluluk formatına geçtikten sonra tiyatronun ve sesini kullanabilmenin etkisi olduğunu gördüm. Yani dansta tiyatro şart, müzik zaten şart. Sesin varsa dans tiyatrosu formatında onu da kullanabilirsin. Bunların hepsini bir arada sunduğunda fark yaratırsın. O yüzden bence hepsi el ele. Birisi ana başlık ama altında müzikal tiyatro var, ses var. Bir yani, zenginlik…  

Benim favorim olan semazen dönüşünü dansınıza dahil etmek için nerden ilham aldınız? 

Deniz Baysal ile tanıştıktan sonra tasavvufa merak salmaya başladım. Sonrasında öğretmenimiz Mehmet Rasim Mutlu ile aynı ortamda bulundukça ilgim arttı. Aslında daha öncesinden bu dönüşe meraklıydım, deniyordum. Semazen dönüşüyle bizim balede kullandığımız dönüş tekniği farklı. Tasavvufa başlamadan önce ben bunu sadece merak ediyorum, hoşuma gidiyordu. Fakat diyelim ki on saniye denersem, iki saat boyunca midem bulanırdı, yeşil yatardım böyle. İlk başta yapamadım, yani çok zorlandım. Sonrasında tasavvuf ortamında bunlara merak salmış çok fazla yabancı (Avrupalı, Amerikan, Japon, vs.) insanla tanıştım. Çoğu sanata da bulaşmış bir sürü insan var sema ile meditasyon kamplarına gidiyorlar. Bu ortamın içinde olarak, insanlarla tanışa ede ilgim arttı. Önce on dakika midem bulanmadan yapabildim, sonra yarım saat, ardından kırk dakika. 

Şöyle diyebilirim ki ben semazen değilim, o teknikle yapmıyorum. Dönüyorum ama “sema etmek” diyemem. Çünkü onun bir tekniği ve usulü var ve ben onu çalışmadım. Ben içimden geldiğince dönüyorum. Bunu aldığım modern dans ve klasik bale eğitiminin içine katıyorum. Tasavvuf ortamına girerek oldu bu, açıldı bir şeyler. Bunu kuralıyla, hakkıyla yapan insanlara hadsizlik etmek istemem. Biz sadece modern dansın ve balenin içinde dönerek o görseli arıyoruz. Kuralları ile değil, öyle bir yanlış anlaşılma oluyor bazen.

Yurt dışında dans eğitimi aldıktan sonra Türkiye’ye dönme sebepleriniz neler oldu? Dans eğitimi açısından İngiltere ve Türkiye arasındaki temel farklılıklar sizce nelerdir?

Şöyle özet geçebilirim, zaten oraya gittiğim her gün takvime çentik atıyordum. Mesleğimle ilgili çok beslenmeme rağmen her gün ara tatile ne kadar kaldığına bakardım. Yani buralı hissediyorum. Hani “evin neresi” sorusu var ya, ben buralı hissediyorum. Benim ablam on sekiz yaşından beri birçok ülkeye gitti, birçok yerde yaşadı. Buraya geldiğinde hep gitmek istedi. Ben ise tabiatıyla, coğrafyasıyla, insanıyla, her türlü zorlukları ya da güzellikleriyle buralıyım. Burada evde hissediyorum. O yüzden oradan almam gerekenleri alıp döneceğim ve burdaki insanlara aktaracağım düşüncesi vardı. Detayları da var ama. 

Eğitimde çok derin farklar var. Bir kere burada konservatuarlarda bale sanatçıları olarak zaten bir avucuz. Müzik ve tiyatro daha fazla ama baleyi meslek olarak seçen çok az insan var. Bütün bale bölümü (ilkokul beşten üniversite sona kadar) elli kişi. Çoğunluk tamamlıyor ama tamamlayamayanlar da var. On iki sene bale eğitiminden sonra yeniden üniversite sınavına girenler de var, çünkü onun ruhu bale değil. 

Türkiye’deki konservatuar eğitimi özgüveni yerle bir ediyor. Kendini geliştirmeyen, dünyayı takip etmeyen, vaktinde adam yokluğunda hoca olmuş bir sürü insan var. İnşallah yeni jenerasyon bunu değiştirecek. Konservatuara yenilik getirmek isteyenleri de o kurumda barındırmıyorlar. Gelen öğrencilerin psikolojilerini mahvediyorlar. Ben bunu birebir yaşamış bir insanım. Hepsi canımın içi, orası ayrı ama bunu yüzlerine de söylediğim için bağıra bağıra söylüyorum. Kimde ne cevher olduğunu keşfedecek vizyon yok. Birçok insanın bırakma sebeplerinden biri de bu oluyor. Yurtdışında zemini güzel okşuyorlar ama tembelsen ve çalışmıyorsan anında şutluyorlar, zaten kapıda bekleyen bir sürü kişi var. Çalışkansan hakkını veriyorlar.

Mercan Selçuk Dans Topluluğunu kurarken hangi hedeflere sahiptiniz? MSDT’nin şu ana kadarki gelişimi ve durumu hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? 

Okurken veya dansçılık hayatımda “ah işte bir gün topluluğum olsun” gibi bir hayalim yoktu. Konservatuarda öğretiyordum ve konservatuar kurumuna bırakma noktasında geldiğim bir gün Beşiktaş’tan Kadıköy’e geçerken dedim ki,Niye sen yeni bir şeyler üretmiyorsun, niye bir kurumun altına bağlı hissediyorsun?” Aklıma gelen beş kişiye mesaj attım. Hadi gelin toplanalım, hikayemizi anlatalım, diye. İlk oyunumuzun adı da zaten “Bizim Hikayemiz”di. Bu ülkede özel dans oluşumları çok az, biz olduğu kadar deneyelim bakalım ne çıkacak dedik. Beş kişiyle yola çıktık. Şu an yüze doğru gitmekte.

Türkiye’de girişimci bir sanatçı olmanın zorlukları nelerdir? Kadın olmanın pozitif veya negatif etkisini hissediyor musunuz?

Belki de bu soruya tam doğru yanıtı verecek kişi değilim. Bu konu da başta sorduğun sanatçı aile durumuna geliyor. Şöyle ki, ne kadar iyi olursan ol, hangi alanda olursan ol, tanıdık lazım. Diyelim elinde iyi bir proje var, bunu sunacaksın, tanıtacaksın ama daha yenisin ve yolun başındasın. Bu durumda çok fazla tanıdığa ihtiyaç var. Sadece Türkiye’de mi böyle, dünyada da mı böyle bilmiyorum. Ama kapıların açılması için ne kadar iyi olursan ol bir aracı gerekiyor. Ben bu konuda çok şanslı oldum. Belki ben sadece Mercan olarak gittiğimde bana o kapılar açılmayabilirdi. Biz çocuklarımla çok çalışarak, çok kıymetli bir proje oluşturmuş bile olsaydık o kapılar açılmayabilirdi belki. Ama işte Timur ve Münir Nurettin Selçuk isimleri bu kapıları açtı. O yüzden sorduğun soruya gelirsek, ben bu konuda hiçbir zorluk yaşamadım. Ne kadın olarak bu işi sunmakta, ne imkanları bulmakta, ne de kapıları açmakta… Ufak tefek şeyler oldu ama onlar tatlıydı zaten. O yüzden belki burada biraz şanslı bölümden konuşan biriyim. 

Pandemi sürecinin sahne sanatlarına (özellikle dansa) etkisi ne oldu? Sahne sanatlarının dijital ortama adaptasyonu sizce ilerleyen süreçte nasıl gelişecektir?

Olmaz, sanal sanat diye bir şey yok. Yani dünya tarihinde bu yok zaten, olamayacaktır. Gizli olur, yasaklı olur, yeraltında olur illa da olacaksa ama sanat dediğin yine de birebir canlı kanlı olur. Çok acayip bir süreçteyiz. Tanımadığımız bilmediğimiz bir şeydeyiz. Biraz da buna alışıyor gibiyiz. Çocukların hepsi evden eğitim yaptılar ama büyük sıçramaları, kombinasyonları kimse yapamadı. Online dersleri bir şekilde devam ettiler. Belli bir teknik farkındalığa erişmiş dansçı için online ders canlı buluşana kadar bir süre için idare edebilir diyelim. Ama belli bir yaştan öncesi için çok riskli. Ekran arkasından ne anlayacak ki! İnşallah çabuk biter de kayıp daha az olur diye düşünüyorum. Ama sanal sanat olmaz yani olamaz. Bu yeni dünyaya sanat bence dahil olamayacak. Olsa da yeraltından… 

MSDT’nin sonraki adımları ve hedeflerinizden bahsedebilir misiniz? 

Biz kurulalı iki buçuk sene oldu. 2021 Mart’ta üçüncü senemiz olacak. Üç seneye üç tane eser ürettik. İkisi daha seyircisiyle tamamen buluşamadı, diğeri zaten çok yeni (Babamın Şarkıları). Önce bunları doya doya, İstanbul dışında da tanıtmak, seyircisine doyurmak lazım. Sonra üretmeye devam. Yeni şeyler var aklımızda ama şu an önümüzü göremediğimiz için hayata geçiremiyoruz. Bunlar şu an sadece kafamızda, daha bedene aktarılmadı. MSDT gittiği kadar, maddi ve manevi olarak bunu kaldırabildiğim sürece devam edecek. Benden sonra belki de şu anki dansçıların olacak. Türkiye’de buna ihtiyaç olduğunu gördük.