Feyza Akakyol ile Toplumsal Cinsiyet Gündemi

Öncelikle sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Ben Fransız kültüründe yetiştim, Galatasaray Lisesi’ni bitirdim. Onun etkisiyle felsefe, sosyoloji gibi toplumu ilgilendiren konulara her zaman ilgi duydum. Bu nedenle de sosyoloji okudum. 25 yıldır da Galatasaray Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak işlerimi sürdürüyorum. Araştırma yapıyorum ve eğitim veriyorum. Gençliğimde yaptığım okumalardan feminizmle tanışmam ve çevremdeki büyüklerimden duyduklarımdan dolayı kadın erkek eşitliği, cinsiyet kimlikleri, ilişkiler üzerine çalışmalar yaptım. Çok uzun yıllardır da eğitim, toplumsal cinsiyet, göç konularında araştırmalar yapıyorum. 

“Ataerkillik erkek otoritesine dayanan toplumsal örgütlenme biçimi”

Her şeyin temeli bu ikili ilişkiler o yüzden önce ilişkilerden mi başlasak? Sizce iki insan arasındaki ilişkiyi ve onun sonrasında aileye dönüşmesini nasıl tanımlamak lazım?

Bizler ilişki dendiğinde arkadaşlık ilişkisinin ötesinde duygusal ilişkiden bahsediyorsak bunlar bizlere hemen cinsiyet rollerini çağrıştırıyor. Bu cinsiyet rolleri de kadın erkek olmanın biyolojik özelliklerinin farkları dışında aslında toplumun ve kültürün anlam ve beklentilerinden oluşuyor. Zaten bütün sorun da buradan kaynaklanıyor. Bu bizim sosyalizasyon ve sosyalleşme dediğimiz, doğduğumuz andan itibaren bizim edindiğimiz duruş, düşünce, giyinme, yeme, içme biçimlerimiz bile bizleri kadın ve erkek rollerine büründürüyor. Tabi bunlara bağlı olarak da bizler ilişkilerimizde kadın ya da erkek gibi davranıyoruz. Teklifin birinden gelmesini bekliyoruz. Beklediğimiz bazı maddi beklentiler oluyor. Dolayısıyla kadının çocuk hayali oluyor, erkek de kendi yanına yakıştıracağı güzelliği hayal ediyor. Yani aslında ilişki dediğimiz şey maalesef sadece duygusal bir şekilden ibaret değil. Bu da toplumsal boyutta sosyo-ekonomik ve siyasi ortamdan etkileniyor. Dolayısıyla bizler ilişkilerimizi bilinçaltı ya da bazen farkındalıkla bile olsa bunlara göre kuruyoruz. 

Aynı kültürden, aynı toplumdan benzer sosyo-ekonomik yapıdan insanlar birbirleriyle duygusal ilişki içerisine giriyorlar. Bunun nedeni zamanla ırk, sınıf, etnik köken, cinsel yönelim gibi birçok diğer etkinin de etkisi altında kalması oluyor. Bu özellikler bizim ilişkilerimizde belirleyici rol oynuyor. Yani bizim toplumsal cinsiyet rollerine bürünmüş olmamız duygusal ilişkilerimiz üzerinde de bir tahakküm kuruyor. O yüzden bu toplumsal cinsiyet meselesi bu kadar önemli. Bunu bir anlasak bunun bize kimliklerimizi örecek kadar içselleştirdiğini ve öğretildiğini görebilsek belki daha özgür ilişkilere girebiliriz.

Örneğin bir kadın veya erkek de eşiyle belki problem yaşamazken mahalle baskısıyla bir şeyleri farklı yaşıyorlarsa bu durumdan çekinebiliyor. Örnek veriyorum ikisinin de çalıştığını farz ederek evde erkek yemekleri yapsa ve kadın da başka işleri yapsa mesela bu garip karşılanabiliyor. Sizce kadının ev işlerine hakim olması Türkiye’ye özgü bir durum mu? Yoksa tüm dünyada bu sıkıntı var mı?

Bence doğu toplumlarında ve muhafazakâr toplumlarda bu durum çok daha fazla. Bunun nedeni de erkeğin ev işlerinde daha az yer alması bu görevin öncelikli olarak kadına verilmesi. Kamusal ve özel alan dediğimiz iki alan var. Bu muhafazakâr toplumlarda özel alan -bu da daha çok doğu toplumlarında- kadına ait bir alan. Kamusal alan ise kapıdan çıktığınız anda beliren yer. Burada en yaygın olan şey siyasettir. Çok eski toplumlardan beri mahallelerde, köylerde, kahvehaneler toplanılır, siyaset yapılır.  Bu nedenle de özel alan yani ev kadına ait olurken, kamusal alan, siyaset yapma işleri erkeğe aittir.

Ataerkillik, erkek otoritesine dayanan bir toplumsal örgütlenme biçimidir. Bu düzenin yöneticisinin erkeğin olduğu, yani soy erkekler tarafından geçtiği için hâkimiyet erkeklerdedir. Bu nedenle de düzeni erkek sağlar. Dolayısıyla erkeklere kadınlardan daha çok saygı gösterilir. Kadınlar ve çocuklar erkeklere saygı göstermek durumunda kalır. O yüzden kadının rollerini daha çok üremeye dayalı tutarlar. Çünkü üreme soyun devamlılığıyla ilgilidir. Sonuç olarak çocuk doğacak, soy, soyadı, miras geçecek derken bu üremeyi mümkün olduğunca zorunlu kılacak. Çocuk doğacak, onunla ilgilenecek, ona bakılacak, yemek ve temizlik yapılacak bu durumda bunları yaptığında zaten kadına fırsat kalmıyor. Maalesef bu düzen ataerkilliğin bir parçası. O yüzden bu ataerkil yapı doğu toplumlarında ve muhafazakâr toplumlarda çok daha fazla.

Tabi ki batı toplumlarında da yerleşmiş aristokrasiden gelen soy erkek soyuna bağlı olduğu için iş bölümü de aynı şekildeydi. Ama eğitim, farkındalık, bilinçlenme, eşitliğin daha temelden eğitimle yayılmasıyla bu sorun çok daha fazla çözülmüş durumda. Batı toplumlarında ücretli yardım alma çok yaygın değil. Bu ancak çok zengin kişilerin yaptığı bir faaliyet çünkü bu hizmete saat başına ücret ödenmesi gerekiyor. Dolayısıyla çalışan kadın da, çalışmayan kadın da herkes kendi işini yapıyor. Bizler de pandemi döneminde buna şahit olduk. Beyaz yakalı ücretli yardım alan kadınlar işleri kendileri yapmak zorunda kaldı. Erkeklerin bu süreçte çok fazla iş yaptığını söylemiyorum ama aynı eve kapatılınca tanık oldular. Erkeklerde eve kapanmanın getirdiği farkındalık oluştu.

Biz bir kitap projesi yürütüyoruz. PWN çalışanlarıyla bir kitap projesine başladık ve üst düzey yöneticiler, genel müdür ve genel müdür yardımcıları koronavirüs döneminde neler yaşadılar? Evin içinde denge nasıl kuruldu? Kendi şirketlerinde bu yeni dönemde neler yaptılar? gibi sorular sorduğumuz ve bunları sohbetlerle derleyeceğimiz bir sürece başladık. Orada erkek yöneticilere şu gibi sorular yöneltiyorum “Evde kaldığınız süreçte sizin evde fark ettiğiniz ve size ilginç gelen şeyler oldu mu?” Bir kişi evde ne kadar su içiliyormuş hiç fark etmemiştim, diğeri ise camlar çok kirleniyormuş dikkat etmemişim gibi yanıtlar verdi. Aslında ev işlerini o kadar yeni fark ediyorlar ki…

Hayatın idame edilebilmesi için ev işleri çok önemli çünkü bu öz bakımı, beslenmeyi, hijyeni içeriyor ki bunun pandemi sürecinde çok daha gerekli olduğunu fark ettik. Bu ev işleri her zaman görünmez emektir. Görünmez emek ücretli değildir. Bugün ücretlendirilse üç bin gibi rakamlar ortaya çıkabilir. Düşünsenize bir kadın bu işleri para almadan sürekli yapıyor. Onun için bu görünmez emek. Ücreti ve karşılığı yok. Bu inanılmaz bir şey. Dolayısıyla bu sistemde global kapitalizm ve tüketime dayalı kapitalizm bunu birazcık da istiyor. Çünkü herkese verebilecek bir ücret yok. Devletler krizler yaşadığında bütçe kısıtlamasına gidiyor. Dolayısıyla bu kadının görünmez emeğini halen görmezden gelerek bunun devamlılığının sağlanması bütün devletlerin, sistemlerin işine geliyor. Ama tabi ki sivil toplumların, akademinin, bilimin sayesinde son 20 yıldır inanılmaz toplumsal cinsiyet konusunda farkındalık ve bilgi çok fazla yayıldı. Avrupa’da bekâr yaşayan erkekler var, kadınlar var, beraber yaşayanlar var, evli yaşayanlar var. Dolayısıyla herkes kendi işini kendisi yapıyor. En azından bizden farklılar. 

Bizde ise kadına tahakküm kurmak ataerkilliğin devamı niteliğinde. Çünkü bu durum erkek adama yakışmaz. Bu bizim birazcık Anadolu kültürüyle, Müslümanlıkla ilgili bir şey. Bizdeki gibi erkeğe atfedilen ataerkillikte iktidarını yükselten bir erkeklik biçimi orada yok. Dolayısıyla doğunun farkı bu ve maalesef kadınlar hem daha fazla ev işi yapıyor, hem de gerekirse dışarıda da çalışıyorlar.

Bizler genel olarak kız ya da erkek çocuk olsun çocukların yetiştirilmesinde iş yaptırmıyoruz. Bu nedenle de herkesin kendi işini yapması olayı da fazla gelişemiyor. Bu durum bizim şehirli insanın sıkıntısı mı oldu bu dönemde?

Batı toplumunda otonomi kazanma var. Bizler bunu hiçbir şekilde beceremiyoruz. Dersine de çok karışıyoruz. Toplumumuzda bulunan yetersizliklerden, sosyal devlet olmamamızdan ötürü devletin eğitimine, sağlık sistemine, sigortasına güvenmiyoruz. O yüzden bu endişeler çocuğa çok iyi bir gelecek sunma kaygısıyla onlara hep başarı odaklı bir gelecek hazırlamak isterken diğer konuları unutuyoruz. Bu herkesin endişesi ancak maalesef en önemli şeyi kaçırıyoruz. Aslında onun bir birey olabilmesi için otonomi kazanması lazım. Yani kendi yemek saatini, kendi temizliğini, kendi düzenini zaman içerisinde öğrenip yapması gerekiyor. Ama bizlerde bulunan gelecek endişesi bizleri çocuklarımızı başarı ve rekabet odaklı hazırlamamıza ittiği için başka şeylerle onları yormuyoruz.

“Erkeklik en çok erkekleri ezer ama erkekler farkında değiller”

Gözlemlediklerim arasında bir evde yemekleri erkek yapıyorsa erkek bunu kendisi hiç mesele etmese bile annesi, çevresi, diğer iş arkadaşları mesele ediyor ve bu tatsız bir durumu oluşturuyor. Bu nedenle de kişi mutsuz oluyor. Aslında belki de kişi evde böyle bir düzen olmasından ve bu durumdan çok mutlu hiçbir ama az öce dediğiniz toplumun kalıplaşmış algılarından dolayı belki de ilişkide problem yaratacak noktaya geliyor. 

Aslında buna mahalle baskısı diyebiliriz. Toplumsal cinsiyet araştırmaları dememizin nedeni sadece kadın araştırmaları değil erkeklik ve kadınlık kimliklerini içeriyor. Sosyalleşme sürecinde nasıl ki kadınlar kadın olmayı öğreniyorlarsa erkekler de erkek olmayı öğreniyor. İşte bu mahalle baskısı her ne kadar bizler özgür erkek yetiştirmeye çalışsak da oluyor.  Erkeğin takım tutması, kavga etmesi, küfür etmesi gerekecek, belki muhakkak evlenmeden cinsel bir deneyim yaşayacak. Mahalle baskısı bütün bunları yapmasını ve diğerlerini de yapmaması gerektiğini söyler. Birbirlerine küfür ederken kadın gibi giyinmişsin, karı gibi gülme gibi kadın gibi olma tehdidi onlarda farklı bir cinsel yönelime kayma, erkekliklerinden feragat etme tehditlerini oluşturuyor. O yüzden de o panik halindense onlar da “erkek” gibi davranmayı tercih ediyorlar. O mahalle baskısı toplumun her yerinde karşımıza çıkıyor.

Siz daha önceki eğitimlerde erkek gibi olmak noktasında erkeklerin üstünde belki de kadınlardan çok baskı olduğundan bahsediyordunuz değil mi? Bunun günümüzde yaşadığımız her şey üzerindeki etkisini nasıl yorumluyorsunuz? 

Erkeklik en çok erkekleri ezer ama erkekler farkında değiller. Özellikle hegemonik erkeklik dediğimiz bir eril tahakküm, düşüncenin tahakkümü var. Zaten bu cinsiyet kimliklerinin üzerindeki de eril tahakküm. Kadınların ve erkeklerin hiyerarşik olarak farklı statülerde olduğu düşüncesi kadınlara, erkeklere, tüm toplumlara tahakküm ediyor. Erkekler de aslında farkında olmadan erkek olarak bu sistemin içinde çok çalışacaklar, kas yapacaklar, kavga edecekler, ağlamayacaklar, sert olacaklar, küfredecekler, içki içecekler, dağıtacaklar gibi kalıp yargılarla büyüyorlar. Bütün bunları herkes yapmak istemeyebilir ve hoşlanmayabilir. Daha barışçıl, silahtan hoşlanmayan, maça gitmekten hoşlanmayan erkekler var. Bunları yapmadıkları an eksik görülüyorlar. Beslenme şekilleri bile kalıplaşmış durumda. Bu çok eski toplumlardan beri süregelen bir olay. Antropologlar fakir toplumlarda etin iyisini erkeğe veriliğini belirtiyorlar. Erkeğin, hep etin iyi tarafı yemesi söz konusu. Avcı toplayıcı toplumlardan düşünelim. Et, avlanma erkeğe ait olup, sebze, bitki toplama tarla işleri kadına ait. Bütün bunları gruplandırdığımızda bunlar bir aradadır.

Aristoteles kadın ve erkeklere yönelik ilk çağlardan beri süregelen bir şeyi sürdürmüştür. Vatandaş sayılmayan kadınlar daha alt sırdadır onun gözünde. Aristoteles’e göre istemeden kan akıtır kadınlar, akan kanlarını kontrol edemezler. Erkekler ise istedikleri zaman kan akıtırlar. Bunlar önemli kriterlerdir. Erkekler savaşa giderler ve savaşta ön sahada savaşırlar, yaralanırlar, ölürler. Ama kadınların regl olması düzenli olarak kan akıtmaları kadınların bir zayıflığı olarak görülür. Tarihte bunun gibi çok örnek vardır. Kadınlar her ay regl olurlar. Bizim toplumumuzda da o günden bu güne yerleştiğinden dolayı bazı kadınlarımız hastayım der. Yani hastalık iyileştirilmesi gerekilen bir durumdur aslında bir mağduriyettir dolayısıyla da böyle adlandırılır. O yüzden burada hep sembolik olarak iki cinsiyetin farklılıklar söz konusu

Türkiye’ye toplumsal olarak bakınca daha şehirli ve çalışan beyaz yakalı dediğimiz kitle ile mavi yakalı kitle arasında önemli farklılıklar var mı? Yoksa şiddet, kadın erkek eşitliği, denge her şey aynı mı?

Şiddetin ve eşitsizliklerin farklılıkları var. Bu İstanbul Sözleşmesi’nde konu ediliyor. Sözleşmenin içinde her türlü psikolojik, simgesel, ekonomik, sosyal, fiziksel şiddet belirtilmiş. Mavi yakalılarda fiziksel şiddeti daha fazla görüyoruz ama beyaz yakalılarda fiziksel şiddetin yanında ekonomik ve psikolojik şiddet de var. İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkan aileyi koruma odaklı bir takım muhafazakâr kesimler şu şekilde söylüyorlar; kadınlar artık en küçük noktada mahkemeye gidebiliyor çünkü onlar için şiddet sadece fiziksel şiddet. Diğer şiddet biçimleri şiddet kabul edilmiyor. Bir fark varsa bunun çeşitliliği konusunda. Töre cinayetlerini 50 yıldır konuşuyoruz ama bugün şiddet sadece o kesimde değil, mağdurlar sadece törede, kırda, mavi yakalılarda olmuyor. Bütün kesimlerde oluyor. 

Yine İstanbul sözleşmesinde en çok karşı çıkılan konu aileler bozuluyor, yıkılıyor. Burada artan bir şey yok. Görünürlük, farkındalık arttı. Artık kişiler fiziksel ya da psikolojik bir baskıya da uğrasa intihar etmek, dövülmek, kavga etmek yerine kanuna dayanarak mahkemeye gidebiliyor. Bizlerin istediği buydu. Bireyler özgürlüklerinin, haklarının farkında olsunlar.

Bir milletvekili “Kadınların erkeklerle eşit olması büyük bir safsatadır, eşitlik diye bir şey yoktur.” gibi cümleler sarf etmişti. Eşitlik kelimesiyle denk kelimeler kullanıyorlar ama eşitlik kelimesinden rahatsız oluyorlar. Siz bu durumu nasıl yorumlarsınız?

Biyolojik farklılıkların olması eşitliğe engel değil. Eşit demekle biz bedensel, biyolojik olarak aynıyız demiyoruz. Eşitlik bugün bizlerin ulaşacağımız haklar; eğitim, ekonomi, sağlık, kamusal alan. Bizim bunlara ulaşma konusunda eşitlik talebimiz var. Kadın erkek her türlü ırk, millet, cinsel yönelime sahip olsa da çünkü böyle bir keşimsellik var. 

Gitgide muhafazakâr kesime yaklaşma var. Burada da sorun olan dördüncü madde bence çok doğru. Buradaki sorun arada geçen tek bir kelime. Her türlü eşitsizlikler başka bir statüye bağlı olarak biçim değiştirebilir. 10 yıl öncesine kadar eşitlik eşitsizlik meselesi daha beyaz yakalı daha bizim Avrupalı, Amerikalı gördüğümüz çok göz önünde olan insanlar için düzenlenmişti. Ama bir Afrikalının, bir kürdün, bir eşcinselin bunu nasıl yaşadığı üzerine hükümler yoktu. O yüzden düzenlemeler yaparken bunlar gözetilmeksizin herkesi kapsayacak düzenlemeler yapılmalıdır. Ama muhafazakâr kesimler İstanbul Sözleşmesi’ndeki bu maddede sorun yaşıyorlar. Bu bizim kültürümüze uygun değil diyorlar ama bakın on beş kelime içinde bir kelime. Bu şekilde yaşayan insanlar da var. Neler yapabiliriz göçmenler, etnik farklılıklar olduğu kadar cinsel yönelim farklılıkları da var. Dolayısıyla bu İstanbul Sözleşmesi’nin bize sağladığı en büyük kazanç böyle bir yaptırımı olmasıdır. 

Muhafazakâr kesimin söylediği, kendilerine uymayan birincisi, cinsel yönelim kelimesi ikincisi de sözleşme boşanmaları arttırıyor iddiası. Şiddet uygulayan, birbiriyle geçinemeyen ailenin devamlılığı çok da gerekli değil aslında. O yüzden aileyi korumaya yönelik tepkiler bu kanunla ilgili bir süre onu şiddetten engellemek için çeşitli uygulamalar var. Eşi uzaklaştırıyorsun, çocukları göremiyorsun gibisinden. Şiddet en küçük bir tehditle başladığında bu kanun bir takım uzaklaştırma, cezai yaptırımları içeriyor.

Twitter’ daki yorumlara bakınca da şöyle bir şey gördüm diyelim ki erkek kadını tehdit ediyor, kavga ediyorlar ve sözleşmeye dayanarak kadın erkeği şikâyet ediyor, bu hakkını kullanıyor ondan sonra erkek çok kızıyor ve kadını öldürüyor. Maalesef bu sözleşmenin ölümlerin artışını arttırdığını söylüyorlar. Bakış bu şekilde.

Sözleşmeye dayalı bir kanun maddesi var. 6284 sayılı kanun ve bunu da Türkiye hükümeti çıkardı. Şikâyetler bu kanuna dayanılarak yapılıyor. Sözleşmeye dayanılarak değil. Sözleşme bize siz bu hükümlerce bir kanun düzenleyin dedi. Bu nedenle de biz kanuna göre yapıyoruz. Ama sizin bu kanunu kaldırmanız sözleşmeye uymamanız olur. Sözleşmeden çekiliyoruz demeniz de sözleşmeye uygun kanunu kaldırmanızda her türlü Avrupa konseyinin şartlarına uymadığımızı gösterir. Buna da artık Avrupa’nın yaptırım uygulaması kapıdadır. Bu bir insan hakları sözleşmesidir. Kadınların insan hakları ihlaline dayanan bir sözleşmedir. Kanunu daha ayrıntılı bir şekilde belediyelere, valiliklere yayarak uygulamak gerekiyor. Kadın kocasını şikâyet ettiyse onun korunmasını sağlamak, onun takip edilmesini sağlamak, o kocanın sürekli karakola giderek ifade vermesini sağlamak gibi faaliyetler gerekecek demek ki. O kadın şikâyet etmese, evde sürekli tehdide ve şiddete mi maruz kalsın? Dolayısıyla bu sadece bir ölüm meselesi değil burada ölüme gelinceye kadar olan bir mesele. 

“Kültürümüzde ataerkillik kültürü referans veriliyor.”

İnsan hakları meselesi noktasında kadınların daha zayıf görülmesi ve bazı toplumsal roller sebebiyle kadınların şiddete uğraması daha kolay olabiliyor. Toplumda genel olarak şiddet eğiliminin artması konusunu nasıl gözlemliyorsunuz? Şiddete yönelmede de artış var mı acaba genel olarak? 

Dönemsel olarak şiddet konusunda artışlar olabilir. Dünya Sağlık Örgütü de kadın örgütleri de pandemi döneminde şiddete yönelik artışın olduğunu söylüyor. Ekonomik krizler de şiddeti arttırabilir. Aynı şekilde pandemi gibi kapanma dönemlerinde, kapanma kişilerin birbirleriyle 45 metrekarede 5 kişinin aynı anda yaşaması kolay değil. Buradaki ekonomik imkânsızlıklar, iş kayıpları, hastalık ve yaşlı annesine bakma stresi bütün bunlar şiddeti arttırıyor. Bunun bu sözleşmeyle ya da kadın haklarının ilerlemesiyle hiçbir ilgisi yok. Ama şiddetin bildirilmesi konusunda bir artış var. Bilinçlenme, kadın erkek eşitliği konusundaki söylemlerin ve bilincin artması şiddet bildirimini de arttırmakta. Şimdi bu kanun, bu sözleşme, bu farkındalıklar şiddet vakalarının raporlanmasını sağladı. Dolayısıyla bu vakalardaki artışın görünürlüğü çoğaldı. 

Siz önümüzdeki dönemi nasıl yorumluyorsunuz? Bütün dünyada durum pek parlak değil ama Türkiye özelinde konuşursak bu muhafazakârlaşmayla birlikte acaba daha zor bir dönem mi bizi bekliyor yoksa gençlik, dijitalleşmenin artması, Z kuşağının bakışı bazı şeyleri yıkacak deniyor. Siz umutlu musunuz? Nasıl bir düşünceniz var?

İki yol var ve temellerimiz bizim hangi yola gideceğimizi gösterecek. Dünya hiçbir zaman aynı dünya olmadı. Roller değişti, içine kapanan daha muhafazakârlaşan ya da daha açık ve özgürlükçü toplumlar oldu. Her krizden çıkarken savaş olsun ekonomik kriz olsun devletler politikalarını yeniden düzenliyorlar ve yeni düzen sağlıyorlar. Bence pandemi bize şöyle vesile oldu. Ekonomiyi yeniden örgütleyeceğiz yani dijitalleşme çok önemli olacak ve bu alanı hayatımızın her alanında kullanacağız. Vakti de gelmişti artık ama tabi ki bunu kullanırken bizim politika yapıcılarımız burada nasıl politika yapacaklar. Kişilerin rekabetçi ortamda birbiriyle daha vahşice rekabet edecekleri ezici politikalarla mı? Ya da daha kamusal sosyal paylaşımcı politikalar mı? Buna imkan sağlayacak devletin refahı gerekli. Pandemi sayesinde sosyal devletin ne kadar önemli olduğu ortaya çıktı. Herkesi eğitimden eşit yararlanma hakkına, bilgisayara, internet donanımına, yabancı dil bilgisine herkesin çok kolay erişebilmesi gerekiyor. Amerika’da bu dönemde göçmen kesimler, ekonomik olarak daha yoksul kesimler öldü. Dolayısıyla sosyal devlette sağlık sistemi çok önem kazandı. 

Kültürümüzde ataerkillik kültürü referans veriliyor. O zamanda biz bilimden uzaklaşıyoruz. Çünkü bu zamanda bizim ilgilenmemiz gereken şey eğitim konusunda, dijitalleşmede, sağlık konusunda, uzaktan çalışma konusunda ne yapacağımız. Bütün bunlarla birlikte dünyanın ekonomisine nasıl eklemleneceğiz. Üretim, sanayi nasıl gelişecek? Bir yandan zenginleşmek gerekiyor, bir yandan eşitlik dağıtmak gerekiyor.

Z kuşağı konusunda ise gelinen nokta 2000’lerden sonra doğan kuşak bilgisayarla, oyun oynayarak yalnız ama sosyal şekilde yalnız büyüdüler. Bu şekilde büyüyen kuşak muhafazakârlıktan uzaklaştı. Onların değer yargıları baskılar üzerinde işlemedi. Çünkü onlar o sosyalleşmeden geçmediler. Zamanlarının çoğunu bilgisayar ortamında geçirdikleri için eski yaşam alışkanlıklarını görüp duysalar da onlarda etkili olmadı. Dolayısıyla çok daha kendi düşündüklerini pat diye söyleyebilecek kadar vurdumduymazlar. Bu ağır baskıdan çok da etkilenmedikleri için özgür seçimleri olacaktır bu kuşağın. Mahalle baskısından daha uzak bir kuşak olacak. 

Bizler çözüm olarak ne yapabiliriz? Şirketler, kurumlar ya da kişiler özelinde neler yapılmasını önerirsiniz? Sizce yapılacak bir şey var mıdır?

Birçok sivil toplum örgütü elinden geleni yapıyor. Şu an İstanbul Sözleşmesi’ni herkes biliyor. İnsanlar sosyal medya mecralarında bunlarla ilgili profillerini değiştiriyor ve paylaşımlar yapıyorlar. Yani müthiş bir farkındalık oldu. Belki de buna karşı çıkarak aslında muhafazakâr kesimler bunun güçlenmesini sağladılar. Büyük bir taraftar kitlesi oldu İstanbul Sözleşmesi’nin. Bence sahip çıkmalıyız İstanbul Sözleşmesi’ne. Toplumsal cinsiyet meselesini kadınlar da erkekler de aynı şekilde üstlenmeli, eşitsizlikle mücadele etmeli ve eşitsizlik için inisiyatif almalı. Gördüğünüz gibi sıradan bir vatandaş olarak da inisiyatif alabiliyoruz. 

Şirketler toplumsal cinsiyet konusuna duyarlı politikalar geliştirmeli. Çalışanların sayısı, çalışanların hakları, üst düzeydeki yönetici kadınların yaşadığı sorunları azaltmak anlamında birçok politika geliştirilebilir diye düşünüyorum. Sivil toplum örgütleri zaten paylaşımlarda bulunuyorlar, aktivistler gerekeni zaten yapıyorlar bu anlamda bence sahip çıkıp görünür kılınması için sorumluluklarımızı yerine getirmeliyiz. 

Böyle bir sözleşmeden geri çekinilmesi bizim Avrupa’yla, uluslararası sistemle bağımızı kopartmamız anlamına geliyor. Belki devlet bunu göze alır bilemiyorum. 20 – 30 yılda alınılan yolun tekrar bırakılması, ilerlediğimiz yoldan vazgeçmemiz anlamına geliyor. Şiddeti meşrulaştırır ve şiddet çok daha fazla artar. Bütün eşitsizlikler birbirini besler ve toplumdaki diğer eşitsizlikleri de getirebilir. Bugün hala göçmenlere karşı yapılan ayrımcılığa çok üzülüyorum. Bizim yol almamız gereken çok konu varken başardığımız şeyden tekrar geriye gidiyoruz. Bu anlamda şiddet vakalarının daha da artacağından, uluslararası ilişkilerimizin bu kadar yol almışken geriye gidilmesinden açıkçası korkuyorum.