Psk. Dr. Gülcan Peykerli Gürsu: ”Evde Olmak, Disiplin İster”

Psikolog Dr. Gülcan Peykerli Gürsu

Psikolog Dr. Gülcan Peykerli Gürsu ile koronavirüs günlerinde psikoloji, karantina sonrasındaki adapte süreci, ebeveynlerin ve çocukların psikolojisi gibi çeşitli konu başlıkları hakkında konuştuk.

Stres ve zaman yönetimi, çocuklarla kaliteli iletişim, ruh halinde dengeyi bulmak gibi önemli konulara değinen Psk. Dr. Gülcan Peykerli Gürsu, koronavirüs günleri geçtikten sonra da hayatınızın şekillenmesinde kritik rol oynayacak konular hakkında önerilerde bulundu.

”En yakınlarımızı ve kendimizi az tanır olduğumuzu fark ettik”

– Koronavirüs sebebiyle yaklaşık 2 aydır evlerdeyiz ve ”Duvarlar üstüme üstüme geliyor” cümlesini daha sık kullanılır olduk. Sürekli evde olmanın sizce insan psikolojisine ne gibi etkileri oluyor? 

Gülcan Peykerli Gürsu: Sürekli evde olma, dışarıdan bakıldığında sadece evde olma olarak gözüküyor ama aslında birçok şeyi içeren bir evde olma. En yalın haliyle bakacak olursak devamlı evde olmak, yani uyaran sınırlaması başlı başına insanların yaşam enerjilerini düşüren bir duygu durumu oluşturuyor. Bunun ötesinde, bu evde olma ”Çok yoruldum, bu hafta sonu da evde olayım” şeklinde bir dinlenme değil. Devamlı ölüm kaygısının hatırlatıldığı bir evde olma. 7/24 televizyonlarda koronayı dinliyoruz. Neden dışarı çıkamıyoruz? Çünkü dışarıda ölüm var. Ölüm hepimizin bildiği ama başkalarına olan, bizim sevdiklerimize pek olmayacak bir durum olarak zihnimizdedir. Koronayla gördük ki, ölüm sandığımız kadar uzakta değil. Bu da ölüm kaygı ve endişesini artırdı.

Evde kalmanın bir başka zorlaştırıcı yanı ve ”Duvarlar üstüme üstüme geliyor” dedirten yönü ise yoğun hayat temposu içerisinde ne yazık ki kendimize yabancılaşmış olmamızdan kaynaklanıyor. Ne istiyoruz? Ne yapıyoruz? Bunları durup düşünmeye fırsatımız olmuyor. Yoğun bir iş yaşamının ardından eve geliyoruz. Evde çocuk, eş ya da bekar olanların başka evlerde de sorumlulukları olabiliyor. Dolayısıyla bu tempo içerisinde durup kendimize bakma, kendimizi dinleme, ihtiyacımızı duyma ve onun için bir şeyler yapma fırsatımız olmuyor.

Bunun yanı sıra, kendimize vakit ayıramadığımız gibi çocuğumuz, eşimiz, ebeveynlerimiz, ev arkadaşlarımızla olan konuşmalarımız da yüzeysel olduğu için bir baktık ki evde en yakınımıza yabancıyız. Can Yücel’in çok sevdiğim bir şiiri vardır; ”Çocukluğumu çağırdım, 20 yaşımı çağırdım, 30 yaşımı çağırdım, sonra birbirleriyle kavga etmeye başladılar. 40 yaşım dedi ki neden bu yabancıları çağırdın? Neden elalemi doldurdun evime?’’ şeklinde devam eder. Biz de en yakınlarımızı ve kendimizi az tanır olduğumuzu fark ettik. Bu açığı telafi etmek için bugünleri değerlendirdiysek ne ala, bu krizden birtakım karlı durumlar elde ettik diyebiliriz. 

– Karantinadan çıkış sürecinin insanlar üzerinde farklı psikolojik etkileri olacak mı? Tekrar dışarıya çıkışın ayrı bir adapte süreci olacak diyebilir miyiz?

Tabii ki, ayrı bir adapte süreci olacak. Bunun en somut örneğini 20 yaş altı ve 65 yaş üstünün izinli olduğu günlerde onlarla yapılan röportajları izlediğimizde gördük. Gençler daha farklı bir adapte süreci yaşayacaklar. 65 yaş üstü grup ayrı. Arada kalan grup ise daha farkı bir duygu durumu yaşayacak. Çünkü her şeyden önce insanın yaşam serüveninde 0-20 yaş arası ayrı ruhsal ihtiyaçların olduğu, hayata daha farklı bakılan ve beklentilerin olduğu bir dönemdir. 65 yaş ve üzeri yaşlılık evresi dediğimizde ise onların da hayata bakışı ve beklentileri farklıdır. Dolayısıyla insanların korona sürecinden tekrar ”normale dönüşleri” birbirlerinden farklı olacak.

Ne yazık ki, bazılarımız bu süreç içerisinde işlerinden oldular ve birçok mali yük yüklenmiş durumdalar. Bu durumlar da o kişilerin beklentilerini, duygusal durumlarını, kaygı seviyelerini etkiledi. Dışarı çıkış, daha önce de söz ettiğim gibi, ölüm kaygısının az olduğu ama yine de ölüm kavramının zihnimizde tutulduğu bir süreci içeriyor. Onun için daha farklı olacak. Hangi yaş grubunda olursak olalım, bu süre içerisinde öncelikle ”Ben kimim, sorunum ve beklentim ne?” gibi soruları da düşünmeliyiz. Fakat özellikle altını çiziyorum; şu dönemde çok büyük kararlar verilmemeli. Şehir değiştirmek, eş değiştirmek vb. Yapamıyorsan dur, birazcık günlük hayatına dön, ondan sonra değiştirip değiştirmeyeceğini düşünürsün. Bu tarz özel durumlarda çok büyük kararlar kesinlikle verilmemeli. Sağlıklı bir sonucu olmaz. Durum değerlendirmesi biraz zamana yayılarak yapılmalı.

”Koronaya çok fazla yük atfettik”

– Bir yandan evde kalmaktan sıkılıyoruz, diğer yandan da dışarıya çıktığımızda oldukça tedirgin oluyoruz. Bu iki ruh halinin arasındaki dengeyi nasıl bulabiliriz? 

Bu duygu durumu, kronik hastalığı nedeniyle uzun süre hastanede yatan ve arada izinli olarak eve gönderilen hastalarda ya da tamamen taburcu olan hastaların da yaşadığı bir durum. Hastalar hem eve gitmek hem de hastanenin güvenli ortamında kalmak isterler. Biz buna benzer bir duyguyu korona sürecinde de yaşıyoruz. Aslında evden dışarı çıkmak istemiyor muyuz, evden sıkılıyor değil miyiz? Peki dışarı çıkınca kaygımız neden bu kadar artıyor? Çünkü koronayı biraz yanlış anladık. Koronaya çok fazla yük atfettik. Bugüne kadar hiçbirimizin alışkın olmadığı bir şekilde, sağlık çalışanları hariç, tıbbi bir bilgi içerisine düştük. Korona tıp dünyası içinde yeni bir virüs olduğundan dolayı kaygı seviyemizi artırıyor ve zihnimizde koskocaman bir merkez haline geliyor. Meditasyon sırasında ”Kendini bir balonun içinde hisset, gözünün önüne sadece o gelsin ve onun içinde ol” denirken biz burada tam tersi sırf koronanın içinde oluyoruz. Yani, gerçeği değerlendirme yetimiz biraz sallandı.

Koronavirüsten korunmanın 3-5 tane temel kuralı var, bunlara uyduğumuz takdirde korona o kadar büyük bir felaket değil. Dolayısıyla, dışarıya huzur içinde çıkıp, rahat rahat hayatımızı idame ettirebilir ve mümkün olduğunca keyif almaya çalışabiliriz. Biz koronaya çok fazla anlam yüklüyoruz. Bunun ayrımını yapmamızda fayda var. Evde de güvendeyiz, dışarıda da kurala uyarsak güvendeyiz. Kalkıp AVM’ye gidersen, evet dışarısı tehlikeli olur. O zaman gidilmemeli, bu kadar basit. Kurallara uyarsak dışarı çıkarken kaygılanmaya hiç gerek yok.

”Eğer bugünü iyi değerlendirmeyi başarabiliyorsanız, hiç şüpheniz olmasın geleceğin kontrolü de sizin elinizde!”

– ”Zamanın kontrolünü kaybetme” hissi bu süreçte insan psikolojisini oldukça olumsuz etkiliyor. ”Hayatımı ve geçen zamanı, istediğim şekilde kontrol edebiliyorum” hissini nasıl geri kazanabiliriz?

Biz aslında zamanı kontrol ediyoruz, etmek istiyoruz derken şu anımızdan, bugünümüzden mi söz ediyoruz yoksa geleceğimizden mi? Geleceğimizden söz ediyorsak, gelecek ertesi gün bir daha uzuyor. 10 sene sonra geleceği düşünmekten 10 yılı bitirmiş oluyoruz. Buradaki püf nokta, önemli kararlar ve hedefler koyup o noktaya gitmek. Geleceğe bu kadar odaklanmak çok sağlıklı bir yöntem olmayabilir. Önemli olan bugünümüzü değerlendirebilmek. Eğer bugünü iyi değerlendirmeyi başarabiliyorsanız, hiç şüpheniz olmasın geleceğin kontrolü de sizin elinizde. Bugünü düzenleyebilen, anını değerlendirebilen, gününü verimli geçirebilen geleceğini de çok iyi yönetir.

Onun haricinde yüzde yüz kontrollü, ömrümüzün bütün yıllarını yönetme garantili hayat hiç kimse için söz konusu değil. Geleceği iyi yönetmek istiyorsak, şu anı ne kadar kontrol edebildiğimize bakalım. İnsan korona sebebiyle evdeyken de bu süreci verimli bir şekilde geçirebilir. Bunun için evde olduğumuz dönemde, dışarıda olduğumuzdan daha disiplinli olmamız gerekiyor. ”Nasıl olsa evdeyiz” diyerek çok daha esnek davranıyoruz, bu sefer de yapmamız gerekenleri yapmayarak günü verimli şekilde geçiremiyoruz. Korona öncesi günlerde kıyasladığımızda ”Ben bir gün içerisinde ne kadar çok iş yapıyordum, şimdi hiçbir şey yapamıyorum” şeklinde kendimize olumsuz bir geri bildirimde bulunuyoruz. Evde olmanın kendisi bir disiplin ister. Aslında, hayatın kendisi bir disiplin ister. Korona sürecinde evdeki günlerimizi disiplinli bir şekilde geçirebilir ve iyi yönetebilirsek, zamanın geri kalanını da iyi yönetebiliriz. 

– Bozulan uyku düzenleri, ertelenen planlar, finansal gelir değişimleri, kişisel alanın daralması gibi birçok durum yaşıyoruz. Tüm bu durumların psikolojimize olan olumsuz etkisini nasıl azaltabiliriz?

Aslında bu soru da evde olduğumuz süreci nasıl yönetebileceğimiz ile alakalı. Bu süreci iyi yönetmek psikolojimize olumlu katkıda bulunur. Mesela finansal gelir değişimlerinde, finansal durumumuzdaki sorunlarla mücadele için ”Bundan sonra ne yapabilirim?”, ”Finansal durumumda risklerim nelerdir?” sorularını ders çalışır gibi cevaplandırmalıyız. Sonuca ulaşmak için atılması gereken adımların neler olduğu konusuna kafa yormamız kendimiz için bir şeyler yaptığımız hissini uyandıracağı için, otomatikman kendimizi daha iyi hissetmemize sebep olacak. Bozulan uyku düzeninde, evde olduğumuz dönemi disiplinsiz geçirmemizin etkisi var. ”Nasıl olsa evdeyiz” denildiği için yatış, kalkış saatleri belli olmuyor. Bu da vücudun biyolojik ritmini bozuyor. Ayrıca, evde olduğumuz süre içerisinde spor ve beslenmeyi bozmuş olma ihtimalimiz de var. Beslenme ve spor, ruh sağlığına doğrudan etki eden unsurlar. Alınan kilolar, yenilen sağlıksız gıdalar ve spor yapmama vücudun tıbbi olarak dengesini bozduğu için, bu da bizim iyi hissetmemize negatif etkide bulunuyor. Bunların hepsi birbirine bağlı şeyler. Onun için, bu süreci akıllıca yönetmek durumundayız. Evde oturmak ciddiyet ister. Ev kadınlarına da bir gönderme yapmış olalım; bazı çalışanlar ”Onlar evde ne yapıyorlar ki?” der. İşte evde olmak çok daha önemlidir, çalışma hayatı kadar önemlidir. Ev kadınlarının da kıymetini bilmek lazım.

– Çalışan anne babaların çocukları, belki de bir daha deneyimleyemeyecekleri şekilde evde ebeveynleriyle uzun bir süre geçirdiler. Normale geçiş sürecinde bu durumun çocukların psikolojilerine olumsuz etkileri olur mu?

Bu sorunun cevabı birlikte geçirilen sürenin nasıl olduğuyla ilgili. Biz çocuklarımızla süre geçirirken, çocuklarımızı daha iyi tanıdıysak ve kendimizi onlara daha iyi tanıttıysak, çünkü yoğun iş temposunda çocuklarımızı çok iyi tanıma fırsatımız olmuyor. Onların duygu ve düşüncelerini çok fazla dinleme, kendi duygu ve düşüncelerimizi onlara doğru şekilde aktarma fırsatımız da olmuyor. Evde kaldığımız süre içerisinde bu paylaşımları güzel yapabildiysek, evde kalma süreci bittiğinde de çocuğumuzla güzel ilişki kurabiliriz.

Zamanın bir kronosu ve bir kayrosu vardır. Krono bildiğimiz 24 saat, kayro ise 5 dakika-10 dakika gibi bir belirli süre içerisinde o süreyi gerçekten verimli geçirip geçirmediğimizle ilgilidir. Biz eski hayatımıza döndüğümüzde, çocuklarımıza ayırdığımız vakit azaldığında şu anda edindiğimiz bilgiler çerçevesinde onlarla daha kaliteli bir zaman geçirmeliyiz. Konuşmayı, daha çok ortak nokta bulmayı, paylaşmayı öğrendiğimizi umuyorum. Bu takdirde, çocukların korona sonrası hayata geçişte de psikolojileri çok bozulmayacak. Çünkü onlar da bu sürecin böyle devam etmeyeceğini biliyorlar. İstemiyorlar da. Çünkü çocukların ebeveynleri ile olma ihtiyaçları kadar akranlarıyla da bir arada olma ihtiyaçları vardır. Onlar da arkadaşlarının yanına gitmek isteyecekler. Buradaki püf nokta, evde kaldığımız süre içerisinde iyi bir sohbet edebilmek, iletişim kurabilmek. Yani, onları dinlemek ve kendi duygu düşüncelerimizi anlatabilmek. Nutuk atmaktan bahsetmiyorum.

İnsanlar nutuk atmayı konuşma sanıyorlar. Birinin söyleyip, diğerinin dinlemesi iletişim değildir. İki tarafın da birbirine duygu ve düşüncelerini ifade etmesi, ortak nokta bulabilmesi, bulunmuyorsa bile saygılı bir şekilde sohbete devam edebilmesidir. Çocuklarımızla bunu yapabildiysek hiçbir kaygıya gerek yok. 

Eğer iletişimi iyi götürüyorsak, bu çocuğumuz ya da partnerimiz olabilir, her koşulda iyi bir ilişki kurabiliriz. Onun için, evde kaldığımız süre içerisinde ilişkiyi iyi hale getirmeye bakalım. Bundan sonraki günlere, aylara, yıllara yansıyacak olan o. Bence bu çok önemli bir deneyim. Bunu iyi değerlendirirsek, bundan sonrası için de çok iyi bir adım atmış oluruz. Çünkü iyi vakit geçirme becerisini elde ettik demektir. Bugün 8 saat çocuğumuzda muhabbet edip bir şeyler paylaşabiliyorsak, işe döndüğümüzde 10 dakika ayırırız ama kaliteli bir 10 dakika ayırmayı öğrenmiş oluruz. Bu da çocuklar için yeterli olur.

– Okulların açıldığı, hayatın yavaş yavaş normale döndüğü süreçte özellikle ebeveynlerin çocuklarından uzak olması sebebiyle daha büyük bir stres yaşaması bekleniyor. Bu süreçte psikolojilerini nasıl yönetmeleri gerekir? 

Okullar Eylül açında açılacak. Eylül ayındaki duruma bakmak lazım. Okulların açılması da kademeli olarak gerçekleşebilir. Eylül’ün stresini bugünden yaşamaya gerek yok. Ne demiştik? Gününü iyi yöneten, geleceğini de iyi yönetir. Eylül’e kadar olan dönemde çocuklarımızla ilişkimizi ve hayata dönüşümüzü iyi yönetmeliyiz. 

”Çocukların sıkıntıları bu durumda bizden daha az değil”

– Ebeveynlerin sahip oldukları stresi, çocuklarına yansıtmaktan çekinmemeleri nasıl yorumlanmalı?

Hepimizin bildiği bir gerçek vardır ki; çocuklar her şeyi bizim sandığımızdan daha iyi fark eder ve anlarlar. O yüzden, çocuktan bir şeyleri gizlemek yerine bunu çocuğa söylemeliyiz. Fakat çocuğun kaygısını yükseltecek şekilde değil. Çocuğumuzla paylaşım içinde bulunarak, çocuğun yaş evresi ve kelime bilgisine göre onunla duygularımızı ve içinde bulunduğumuz hali paylaşabiliriz.

8 yaşından önce soyut düşünce çok fazla oluşmaz. 8-9 yaşından daha büyük çocuklar soyut olayları daha iyi anlarlar. Küçük çocuklarla konuşurken, daha kısa ve somut cümlelerle içinde bulunduğumuz durumu anlatabiliriz. Stresimizi çocuklara olumsuz bir şekilde yansıtmamak için, onlarla ilişkimizde gereksiz ve katı bir tutum içinde bulunduysak, sonrasında bunun telafisini yapmalıyız. ”Seninle ilgili değil, ben kendimi kötü hissettiğim için sana hak etmediğin şekilde davrandım, bunu telafi edelim’‘ şeklinde çocuğumuza bir adım atabiliriz. Hatta sadece çocuğumuza değil, kimi kırdıysak onunla ilişkimizi toparlamaya çalışmalıyız.

Özür dilemek, durumu toparlayabilmek, gerçekten güçlü insanların yaptığı bir şeydir. Güçlü insan özür dileyebilir. Kendine güveni ve saygısı olan insan yaptığı yanlışı telafi edebilir. Kendisine saygısı olan insan zaten diğerine de saygı gösterir. Saygı gösterilen ve sonrasında karşılığı alınan bir şeydir. Bir insan önce kendisiyle barışık olmalı ki, diğerleriyle de ilişkileri iyi olsun. Önce kendimize bakmalı ve biraz kendimize karşı hoşgörülü olmalıyız. Kendimize çok katı yaptırımlar koymak, kendimizden çok beklentide olmak, gereksiz detaycılık, bunlarla kendimizi boğmak doğru bir davranış değil.

Kendimizi ne kadar boğuyor ve stres altına sokuyorsak, benzer davranışları yakınlarımıza da yapıyoruz. Biraz takkemizi önümüze koyup, kendimizle barışmak ve kusurlarımızı olduğu gibi kabul edip, içlerinden düzeltebileceklerimiz varsa onlar üzerinde çaba harcamamız gerekiyor. Bunu başarırsak, çocuklarımıza daha az stres yansıtırız. Onların da stresli olduklarını kabul etmemiz lazım. Onların da zorlanmaları var, iç çatışmaları var, bir de üstlerinde otorite olarak ebeveynleri var. Onların yükü daha ağır. Yaşları gereği daha cesurlar, daha özgür olmak istiyorlar. Aslında çocukların sıkıntıları bu durumda bizden daha az değil. Onun için birbirimize ama önce kendimize iyi davranıp, ondan sonra çocuklarımızla iletişim kurmalıyız. 

Bu röportajımıza da göz atmak isteyebilirsiniz: Prof. Dr. Zuhal Baltaş: ”Aşırı Olan Her Şey Zehirlidir!”